|
190. SeLCeN - 2008-07-04 07:59:18 |
Vatan seni gelin etmiş şen ol Aybüke
Bir şehit verilecekmiş sen ol Aybüke
...
Hürriyetin ateşidir bu gözünde ki
Aşktan öte imanmdır yar özündeki
Allah ın nurundan dır bu yüzünde ki
Nükredit uçmağa gitmiş şen ol Aybüke
Bir şehit verilecekmiş sen ol Aybüke
Gönlümüzün Aybükesi çok seviyoruz seni Şen ol Aybüke ;)
Siten harika başarılarının devamını diliyorum Asena Ezgi Abla seni çok ama çok seviyorum ;)
tüm ülküdaşlara selam olsun !!
Yüce Allah Türk’ü Korusun Ve Yüceltsin !!
Ξ̲̅ ☆ รєlςєภђคtยภΞ̲̅ ☆ |
|
189. asena fatma - 2008-06-14 18:22:53 |
| selam olsun sana ASENA EZGİ.yüreğine,ellerine,emeğine sağlık site çok güzel olmuş.Bizlerle paylaştığın içinde sonsuz teşekkürler.tanışmayı çok istiyorum değerli bir asena tanımak beni çok mutlu eder.allaha emanet ol. NE MUTLU TÜKÜM DİYENE! |
188. b.bursalı - 2008-06-11 19:05:21 |
| ablacım senin gibi bi asena olana can feda sağolasın böyle bir site yaptığın için biz ülkücü gençlerede örnek oluyorsun teşekkür ederim tüm ülkücü gençler adına......BAYRAK İNMEZ EZAN DİNMEZ VATAN BÖLÜNMEZ |
|
187. SeLCeN - 2008-06-08 14:50:15 |
TÜRK isen sen askersin hep dünyada neylersin.
Ve Fatihlerin feyzine yıkılsın kaleler
Gökten bir BAŞBUĞ
KÜRŞAD’la diz vursun kabenin huzurunda.
Yemin olsun,Gök girsin kızıl çıksın
Alınacak öcü Türkmenin,Kafkasın,Çeçenin ve uluğ TÜRK’lerin
Yemin olsun,Gök girsin kızıl çıksın
Dağ gibi çerilerin tokatları patlasın hainlerin ensesine.
Yemin olsun,Gök girsin kızıl çıksın
Kan koksun buram buram kan
Nasıl gelecek TURAN
Kan koksun buram buram kan kan kan
Hep kanamıştır yaram
Kan koksun buram buram kan kan kan
Korkma elinde KURAN
Ülküdaşlara selam olsunn !!! |
|
186. selahattin - 2008-06-06 11:17:38 |
| ablacım klavyene sağlık valla helal olsun kızlarımız bi sürü saçmalıkla uğraşırken sen ne güzel şeyler yapmışsın ALLAH ın selamı üzerine olsun...çalışmalarında başarılar |
|
185. SeLCeN - 2008-05-26 15:23:34 |
Allah’ın selamı üzerine olsun Asena Ezgi ;
siten gerçekten çok güzel.Eline yüreÄŸine saÄŸlık.Seninle tanışmayı ,konuÅŸmayı çok istiyorum.beni eklersen sevinirim ülküdaşım. Allah’a emanetsin.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE ! ve türklüğünü böylesi yaşayabilene ;)
TANRI TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN ;)
Ξ̲̅ ☆ SeLCeN HaTuN Ξ̲̅ ☆
|
|
184. ezgi - 2008-04-24 15:02:53 |
FAŞİST
"FaÅŸist" demek bir devrin İtalyan milliyetçisi demektir. İtalyanca "facio" kelimesinden doÄŸan bu sıfat, Musolini’nin İtalyan milliyetçi partisi mensuplarına alem olmuÅŸ, İtalyan milliyetçiliÄŸine de "faÅŸizm" denmiÅŸti. MilliyetçiliÄŸin milletleri sardığı sırada hepsi ayrı ayrı adlar almış; Almanlar "nazi" (Nasyonal Sosyalist’ten kısaltma), İspanyollar "falanjist", Belçikalılar "reksist", Romenler "gardist" kelimesini kullanmıştı. Bu disiplinli ve komünist düşmanı milliyetçilik ilk önce İtalya’da çıktığı için hepsine birden "faÅŸizm" demek âdet olmuÅŸtu.
FaÅŸizm ve komünizm aÅŸağı yukarı aynı yıllarda İtalya ve Rusya’da iktidara geldiÄŸinden komünistler, kendi düşmanlarına, bütün milliyetçilere ve giderek komünist olmayan herkese faÅŸist demeye baÅŸlamışlardı.
Basit ve iptidâî komünist zihniyeti beş on kelimenin tutsağı hâline geldiği ve çapraşık meseleleri kavrayamayıp onları yavanlaştırdığı için dünyayı komünist ve faşistlerden mürekkep iki grup hâlinde görüyordu.
Bizde de 1970’lerdeki olaylar, komünistlerin kendilerinden olmayan herkese faÅŸist dediÄŸini bir kere daha ortaya koymuÅŸtur. Yani Türkiye’de komünistlerin faÅŸist dediÄŸi, komünizm karşısında olan kimseler, özellikle Türk milliyetçileridir.
Türkiye’de komünistler vardır. Gizli bir komünist partisi de 1920’den beri daima mevcut olmuÅŸtur. Fakat Türkiye’de faÅŸist olmadığı gibi açık veya gizli bir faÅŸist partisi de yoktur.
Komünistler milliyeti inkâr ettikleri için dünyadaki bütün komünist partileri dost ve müttefiktir. Halbuki her milliyetçilik başka milliyetçiliklerin aleyhinde olduğundan komünistlerin topyekûn faşist diye adlandırdığı ayrı milletlerin milliyetçileri birbirinin düşmanı veya zıddıdır.
Türkiye’de faÅŸist, ÅŸu veya bu deÄŸil, Türkçü gençler vardır. Bunlar göğüslerine millî alâmet olan Bozkurtlu rozet takarlar ve kendilerine Bozkurt derler. Komünistlerin gemi azıya aldığı yıllarda Adalet Partisi, kasdî mi olduÄŸu hâlâ anlaşılmayan bir acz içinde olaylara seyirci kalırken millî duyguyu ve hattâ devleti bilek gücü ile savunanlar, düşmanları tarafından komando diye adlandırılan bu Bozkurtlardı.
İsmet İnönü, mahut zihniyetiyle bunları zamanın cumhurbaÅŸkanı Cevdet Sunay’a ÅŸikâyet ederken Sunay PaÅŸa sâbık millî ÅŸefe tarihî cevabını vererek onu susturmuÅŸtu.
Şimdi gazete havadislerinden öğreniyoruz ki küçük Bozkurtlardan biri, 16 yaşındaki Necati Kaya, göğsünde Bozkurtlu rozet olduğu için okul müdürü tarafından yüzüne sert bir cisimle vurularak komaya girmiş ve kurtarılamayarak ölmüştür. Bu kahraman (!) okul müdürü için ne söylense, ne kadar övülse azdır. Kine bakınız ki daha 16 yaşında bulunan körpe bir çocuğa elle değil de sert bir şeyle vuruyor, bunu da o çocuk göğsünde millî sembol olan Bozkurtu taşıdığı için yapıyor.
Bu cinayetten birkaç gün önce bir bakanın okullardaki faşistleri yumuşaklıkla yola getireceklerini söylemesi şaşırtıcı olmaktan da daha ileri bir şeydi. Bu faşistler kimlerdi? Varsa, adlarını söylemek devlet sırlarını açığa vurmak olmayacağı için hiç olmazsa bir tek isim vermesi gerekmez miydi?
Millî sembol düşmanlığı, milliyet düşmanlığı, milliyetçi düşmanlığı, millet düşmanlığı acaba nerelere kadar yürüyecek? Onlara şairin şu beytini hatırlatacağız;
Bu kavmın titre makrûn-ı adâlet intikamından;
Kılıçlar çıkmasın bir kerre pür-satvet niyâmından.
(Bu kavmın, adaletin yanında olan intikâmından titre. Kılıçlar kahredici olarak bir kere kınından çıkmaya görsün.)
Bozkurt’tan çakallar, köpekler ve tilkiler korkar. Kendi mefâhirine düşman olanın bu âdi hayvanlardan ne farkı olabilir ki?..
(5 Nisan 1974, Ötüken )
DÜŞMANLARA KOZ VERİLİYOR
27 Mayıs 1960’tan sonraki ayların birinde, durumun Türkiye için siyasi bakımdan pek saÄŸlam gözüktüğü bir sırada, Kıbrıslı bir öğrenci bana; "Rumlar yakında Türkler’e karşı harekete geçeceklerdir" demiÅŸti. Tecrübesiz bir gencin bu kanaatine katılmamış, bunu nerden çıkardığını sormuÅŸtum. Çünkü o zaman Ada’da ne 10.000 Yunan askeri ne de ağır silahlar vardı. Hatta yerli Rumlar bile henüz yeterince silahlanmamıştı. Böyle bir durumda Rumlar neye güvenerek Türklere saldıracaklardı? Bunu öğrenciye sordum; "Türkiye’deki iç çekiÅŸmelerden, milletin iki kampa ayrılmış olmasından faydalanacaklar" diye cevap verdi.
Zaman genç öğrenciyı haklı çıkardı. Rumlar bütün fırsatları kullandılar. Biz burada birbirimizi yer ve edebi şantajlarla vakit geçirirken zayıf durumdan kuvvetli duruma geldiler.
Dikkat olunursa bugün de aynı duruma gelinmiştir. Parti kavgaları, perde arkası oyunlar, Zonguldak olayları, mebus maaşlarına zam, solcu tahrikler, demeçler, tavizler, kitap toplamalar ve arkasından Kıbrıs Rum hareketi....
Yabancıya, hele düşmana koz vermede eşimiz yok. Kafalar işlemiyor. Siyasi tahmin yapan politikacı bulunmuyor. Üstelik de memleket mukeddaratını yönetenler ne kısa, ne de uzun vadeli bir milli siyaset güdemiyor. Günlük politika ile bir devlet ancak bu kadar idare edilir.
Yunanlılar 10.000 askeri Kıbrıs’a sokmadan önce Türk çetecileri sokulacaktı. Onlar davranmadan önce azık ve cephane stokları yapılacaktı. Böyle ufak iÅŸlere tenezzül olunmayıp iç politika tertipleri, parti transferleri, sosyal adalet, reform, reform, yine reform gibi önemli ve büyük iÅŸlerle uÄŸraşıldı. Ancak yumurta kapıya geldikten sonra Kıbrıs’a dönüldü.
Şimdi pirincin taşını ayıkla bakalım. Savunmada kalkınmayı siyasi marifet sananlar, dişmanın teşebbüsü ile harekete geçenlere belki bir şey olmayacak. Millet tatlı bir uykudan sert bir darbe ile uyandığı zaman akıllar başa gelecek ama o zaman da iş işten geçmis olucak.
Uyanalım. Elimizde daha çok imkanlar var. En iyi savunmanın saldırı olduğunu artık öğrenelim. Kendi kozlarımızı kullanalım. Basiretli yapılan her hareket beynelmilel cihan piyasasında yapanın yanına, haksız da olsa, kar kalıyor. Haklı davamızı yozlaştırmadan biz de öyle yapalım. Bunun neler olduğunu, iş başındakiler şüphesiz herkesten iyi bilir.
İhtiyatkarlığı korkaklık derecesine getirmekle yalnız kaybederiz. Atılganlık, tehlikeyi göze almak, kazancın baş şarttıdır.
Yaşamaya en çok hak kazananlar ölümü göze alanlardır.
15 Mart 1965, Ötüken
Hüseyin Nihal Atsız
--------------------------------------------------------------------------------
BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ
Åžahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliÄŸini isteyen her düşünce insanidir. Bu insani düşünce, toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından koÅŸan milletlerin ülküsü vardır. Bir Nepal’in, bir Panama’nın veya İsviçre’nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı, nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliÄŸini taşımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteÄŸi, milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.
Büyüklük davası, yani ülkü, savaÅŸla elde edildiÄŸi içindir ki, insanlık tarihinde büyük savaşçıların, kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmuÅŸtur. SavaÅŸlar, kahramanlık ruhunu beslemiÅŸ, erdemli insanların yetiÅŸmesine sebep olmuÅŸ, destani edebiyatı yaratmıştır. Yirminci Yüzyıla doÄŸru yaklaÅŸtıkça savaÅŸlar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir ÅŸey onun ahlaki karşılığı olmamıştır ve uzun zamandır savaÅŸmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın baÅŸladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela İsveç’te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya’dan bile üstün bulunduÄŸu halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoÄŸalan yozlaÅŸma, düşündürücü bir durum almaktadır. Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin yasa ile tanınması, çocuk yetiÅŸtirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun’i ilkahla çocuk sahibi olmak gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduÄŸunu gösteriyor. İsveç, iki yüzyıldan beri savaÅŸmamıştır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç’in artık hiçbir büyüklük emelinin kalmayışı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savaşına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi güç göstermesine raÄŸmen, manevi kuvvetlerden yoksunluÄŸu, bu sonuçları hazırlamıştır. SoysuzlaÅŸma durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolÅŸevikliÄŸin ağına düşüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.
Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Şu kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli ülkelerde, bunun baş sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuşlarıdır. İktisadi yoksulluk, siyasi buhran işin dış tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür.
Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yaşar. Hayvanlaşmış toplumlar refah ve dıştan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...
Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından koÅŸmuÅŸ, birlik ve fetih savaÅŸları yapmış ve Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar da daima bir büyük devletin sahibi olmuÅŸtur.
Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birleşme" veya "birleşip büyümek istiyorum" demektir.
Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından koşar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla aşağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.
(Büyük Türkeli, 25 Nisan1962)
ASKERLİK VE DİSİPLİNLİ MİLLET
Türkçülüğün kendisine has bir dünya görüşü vardır. Realist olan Türkçülük “Yaşamak için kavga� kanununun, sonuna kadar devam edeceğine inandığından askerliğe karşı saygı duymakta ve ırkımızın askerî millet olmak geleneğini geliştirme amacını gütmektedir. “Artık savaş olmıyacak� gibi uyuşturucu telkinlerin, millî savunmamızı, gevşetmesi bakımından aleyhindeyiz.
Varlığımızı korumak, haklarımızı almak için her zaman çarpışmaya mecburuz. Çarpışmaya mecburuz demek asker olmaya mecburuz demektir. Askerlik çarpışmak bilimidir. Yaşamaya hak kazanmak bilimidir. Bu bakımdan tek gerçek bilim odur. Başka her ilim ve fen onun yardımcısıdır.
Türkçülük “disiplinli millet� taraftarıdır. Disiplinli millet demek fertlerin devlete, devletin de fertlere zarar vermeyeceği karşılıklı hak ve vazifeler sistemini kabul etmiş millet demektir.
Disiplinli millet tipinde istibdat ve zorbalık olmadığı gibi hürriyet sarhoşluğu da yoktur. Disiplinli millet hayat telâkkisi, mukaddesatı, zevki, bayramı, kederi ve hattâ kılığı ve takvimi belli millet demektir.
|
|
183. ezgi - 2008-04-24 15:01:36 |
XX. YÜZYILIN KÜR-ÅžAD’I ATSIZ
12 Ocak 1905 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Güverte binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Deniz yarbayı Osman Fevzi Bey’in kızı Fatma Zehra Hanımdır. Hüseyin Nihâl Atsız, baba tarafından Gümüşhane ilinin Torul kazasına, anne tarafından ise Trabzon’a baÄŸlıdır. Atsız’ın ailesi Gümüşhane’nin Torul kazasının Midi köyünde ÇiftçioÄŸulları adıyla bilinmektedir.
Hüseyin Nihâl Atsız, ilk ve orta öğrenimine Kadıköy’deki Fransız Okulunda baÅŸlamış, bu okulun yanması üzerine de Alman Okuluna, babasının Kızıldenizdeki görevinden dolayı buradan ayrılarak SüveyÅŸ’de bir Fransız okuluna devam etmiÅŸtir. SüveyÅŸ’de bulunduÄŸu sıralarda sokaklarda, İtalyan çocuklarıyla kavga etmiÅŸtir ki, bu kavga, onun milliyetçi mücadelesinin ilk örneklerindendir.
Babasının İstanbul’a dönme emrini alması üzerine İstanbul’a gelen Atsız, burada çeÅŸitli okullarda öğrenimini sürdürmüş ve nihayet İstanbul Sultanisi’nde 1922 tarihinde lise öğrenimini tamamlamıştır. Aynı yıl Askerî Tıbbiye’ye girmiÅŸtir. Esasen bu yıllarda Tıbbiye’de hem komünist hem de bazı azınlık milliyetçiliÄŸi güden öğrenciler de mevcuttu. Bu öğrencilerle, Türk öğrenciler arasında sık sık tartışmalar çıkıyor ve bu tartışmalar zaman zaman kavgaya dönüşüyordu. Yukarıda SüveyÅŸ’de İtalyan çocuklarıyla ilk milliyetçi mücadelesine baÅŸladığını söylediÄŸimiz Atsız, yapılan bu kavgalara da katılmış, hattâ bundan dolayı da birçok kere disiplin ve hapis cezası almıştır. Büyük Türkçü Ziya Gökalp’ın cenaze töreninin yapıldığı günün akÅŸamı, Türk öğrencilerle diÄŸer öğrenciler arasında kavga çıkmış, bu kavganın sonucunda Atsız, ağır bir ceza almıştır. Verilen bu ceza, öğrenciliÄŸi sırasında iÅŸleyeceÄŸi herhangi bir suçtan dolayı Askerî Tıbbiye’den çıkarılacağı kararıdır. Bundan dolayı 3. sınıfta iken, Arap asıllı Mesut Süreyya Efendi adlı teÄŸmenin kasdî ve lüzumsuz bir ÅŸekilde istediÄŸi selâmı vermediÄŸi için, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiye’den çıkarılmıştır. Bu hâdiseden 3 ay kadar sonra KabataÅŸ Lisesi’nde yardımcı öğretmenlik yapmıştır. Daha sonra da Mahmut Åževket PaÅŸa adlı vapurda kâtip muavini olarak vazife görmüştür.
1926 yılında İstanbul Darülfünûnu Edebiyat Fakültesi’nin Edebiyat bölümüne ve aynı Üniversitenin yatılı kısmı olan Yüksek Mualim Mektebi’ne kaydolmuÅŸtur. Ancak bir hafta sonra askere çaÄŸrılmıştır. AskerliÄŸini tecil ettiremeyen Atsız, 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında İstanbul TaÅŸkışla’da 5. Piyade Alayı’nda er olarak askerlik yapmıştır.
Edebiyat bölümünde okurken Ahmet Naci adlı bir arkadaşıyla "Anadolu’da Türkler’e ait yer isimleri" adlı makalesinin Türkiyat Mecmuası’nın 2. cildinde yayınlanması üzerine hocası Fuat Köprülü’nün dikkati çeken Atsız, 1930 yılında "Edirneli Nazmî’nin Divanı" adlı mezuniyet çalışmasıyla da adı geçen okuldan mezun olmuÅŸtur.
Mezuniyetini müteakıp, o sıralarda Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. M. Fuat Köprülü, Maarif Vekâleti (Millî EÄŸitim Bakanlığı) nezdinde Atsız için tavassutta bulunarak, Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirdiÄŸi için liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburî hizmetini affettirmiÅŸ ve Atsız’ı kendisine asistan almıştır.
Bu arada 15 Mayıs 1931’den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua’yı çıkarmıştır. Dergiyi çıkaran kadro arasında Fuat Köprülü, Zeki Velidî Togan ve Abdülkadir İnan gibi bilim adamları vardı. Prof. Dr. Osman Fikri Sertkaya hocanın deyimiyle bu Türkçü dergi "devrin ilim, fikir ve sanat alanında çok tesir yaratmış, âdeta Cumhuriyet devri Türkçülüğünün öncüsü olmuÅŸtur". 1931 yılında Darülfünûn’un Felsefe bölümünden mezun olan ilk eÅŸi Mehpare Hanım ile evlenmiÅŸ ve bu hanımdan 1935’de ayrılmıştır.
Temmuz 1932’de Ankara’da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi sırasında ilmî olmayan bir tarih tezine karşı çıkan Prof. Dr. Zeki Velidî Togan’a Dr. ReÅŸid Galib’in yapmış olduÄŸu haksız hücum üzerine, Atsız, içerisinde ikinci eÅŸi Bedriye Hanım ve Pertev Nailî Boratav’ın da bulunduÄŸu sekiz arkadaşıyla Dr. ReÅŸid Galib’e, "Zeki Velidî’nin talebesi olmakla iftihar ederiz", ÅŸeklinde bir protesto telgrafı çekmiÅŸ ve bu telgraf üzerine de mimlenmiÅŸtir. 19 Eylül 1932’de Dr. ReÅŸid Galib, Millî EÄŸitim Bakanı olduktan kısa bir süre sonra, Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey, asaleten tayin edilmiÅŸtir. Atsız’ı üniversiteden atmak için fırsat bekleyen ReÅŸid Galib, Atsız Mecmua’nın 17. sayısındaki "Darülfünûn’un kara, daha doÄŸru tabirle yüz kızartacak listesi" adlı makalesiyle bu fırsatı yakalamış ve dekan, Atsız’ın asistanlığına son vermiÅŸtir. Atsız da üniversiteden atıldıktan birkaç gün sonra Edebiyat Fakültesi’nin dekanını yüzlerce kiÅŸinin önünde tokatlamıştır. Asistanlığına son verilen Atsız, 1933 yılının Mart ayında Malatya Orta Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiÅŸtir. Daha sonra da Edirne Lisesi Edebiyat ÖğretmenliÄŸine tayini çıkarılmıştır. Ancak Edirne’deki öğretmenliÄŸi birkaç ay sürmüştür.
Edirne’de iken, Atsız Mecmua ’nın devamı mahiyetindeki aylık Türkçü dergi olan Orhun’u yayınlayan Atsız, bu dergide, Türk Tarihi Kurumu tarafından çıkarılan ve liselerde ders kitabı olarak okutulan dört ciltlik tarih kitaplarının yanlışlarını ağır bir ÅŸekilde tenkit ettiÄŸi için, Vekâlet emrine alınmış ve daha sonra da Orhun, Bakanlar Kurulu kararıyla kapatılmıştır. Dokuz ay Vekâlet emrinde kalan Atsız, KasımpaÅŸa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiÅŸtir (9 Eylül 1934). Bu arada 27 Åžubat 1936’da ikinci eÅŸi Bedriye Hanımla evlenmiÅŸtir. Adı geçen okuldan 1 Temmuz 1938 tarihinde azınlık meselesi yüzünden ihraç edilmiÅŸtir. Aslında Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nun yönetmeliÄŸine göre, Türk olmayanlar okula öğrenci olarak alınamazlardı. Sınav komisyonunda olan Atsız, sorduÄŸu sorularla adaylardan Türk asıllı olmayanları tespit etmekte ve öğrenci olarak okula alınamayan bu adaylar yüzünden de etrafındaki düşmanları çoÄŸaltmaktaydı. Okulun 1937-1938 yılları arasındaki müdür Arnavut asıllı idi. Bu müdür, Atsız’ı komisyondan çıkarmış ve böylece okula Türk olmayan öğrenciler de alınmıştır. Bu hâdise üzerine Arnavut olan müdüre selâm vermeyen Atsız, müdürün Millî Savunma Bakanlığı’na yazdığı bir yazı sonucunda okuldaki görevinden ihraç edilmiÅŸtir. Bunun üzerine Atsız, buradan Özel Yüce Ülkü Lisesi’ndeki öğretmenliÄŸine geçmiÅŸtir. 1939’a kadar bu okulda, daha sonra ise 19 Mayıs 1939 - 7 Nisan 1944 tarihleri arasında Özel BoÄŸaziçi Lisesi’nde edebiyat öğretmenliÄŸi yapmıştır.
Atsız, BoÄŸaziçi Lisesi’nde öğretmelik yaptığı sıralarda, daha önce çıkardığı Orhun dergisini yeniden neÅŸretmeye baÅŸlamıştır. II. Dünya Savaşı sıralarında faaliyetlerini artıran yerli komünistler konusunda ilgilileri ikaz etmek için Orhun Dergisi’nin 1944 Mart’ında yayınlanan 15. sayısında devrin BaÅŸbakanı Şükrü SaraçoÄŸlu’na hitaben bir açık mektup yayınlamıştır. Derginin 16. sayısında ise Giritli Ahmet Cevad Emre, Pertev Nailî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl’in komünist faaliyetlerini açıklayarak devrin Millî EÄŸitim Bakanı olan Hasan-Âli Yücel’i istifaya çağırmıştır. Bu ikinci mektup, yurt içinde büyük bir millî galeyana sebep olmuÅŸ, hattâ baÅŸta İstanbul ve Ankara olmak üzere birçok ÅŸehirde, komünizm aleyhinde gösteriler yapılmaya baÅŸlanmıştır. Bu arada Atsız’a yurdun her köşesinden destek mektuplarının ve telgraflarının gelmesi, Ankara’daki yetkilileri tedirgin etmiÅŸtir. Hasan-Âli Yücel, ilk iÅŸ olarak onun BoÄŸaziçi Lisesi’ndeki görevine son vermiÅŸtir (7 Nisan 1944). Orhun Dergisi ise Bakanlar Kurulu Kararı ile yeniden kapatılmıştır. Atsız’ın ikinci mektubunda "vatan haini" olarak tasvir ettiÄŸi, Sabahattin Ali de kışkırtılarak Atsız aleyhine hakaret dâvası açmaya zorlanmıştır. Atsız, aleyhine dâva açılınca trenle Ankara’ya gelmiÅŸ ve Türkçü gençler tarafından daha istasyonda karşılanarak bir otelde misafir edilmiÅŸtir. Dâvanın, 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu gayet hâdiseli geçmiÅŸtir. Bu sebeple 3 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumuna üniversite öğrencisi alınmamış, bunun üzerine büyük öğrenci gösterileri olmuÅŸ, yüzlerce kiÅŸi tevkif edilmiÅŸtir.
"Atsız - Sabahattin Ali dâvası" olmaktan ziyade, "Komünistliğe karşı Türkçülük Dâvası" hâlini alan bu dâvanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda Atsız, altı aya mahkûm edilmiş ise de hâkim tarafından "millî tahrik" gerekçesiyle cezası dört aya indirilmiştir. Verilen cezanın tecil edilmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir. 19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır bir şekilde itham eden nutkunu söylemiştir. Bu nutuk üzerine Atsız ve 23 arkadaşı, İstanbul 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmaya başlamışlardır. Aralarında Alparslan Türkeş, Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan, Prof. Dr. Hüseyin Namık Orkun, Reha Oğuz Türkkan, Orhan Şaik Gökyay, İsmet Tümtürk, Nejdet Sançar... gibi çok değerli insanların bulunduğu sanıklar, sorguya çekilme bahanesiyle çeşitli işkencelere maruz bırakılmışlardır. Nihayet 7 Eylül 1944 günü yargılama başlamış ve 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmıştır. "Irkçılık - Turancılık Dâvası" adı verilmiş olan bu dâva haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam etmiştir. Atsız, verilen karara göre 6,5 yıla mahkûm edilmiştir. Bu karar temyiz edilmiş, Askerî Yargıtay 1 numaralı sıkıyönetim mahkemesinin kararı esasında bozması üzerine bir buçuk yıl tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.
Nihâl Atsız’a 1947 Nisanından 1949 Temmuz ayına kadar iÅŸ verilmemiÅŸtir. Bu tarihler arasında kitaplarından bazılarını satarak geçinmek zorunda kalmıştır. Ancak, Atsız’ın arkadaÅŸlarından olan Prof. Dr. Tahsin BanguoÄŸlu, Millî EÄŸitim Bakanı olunca Atsız, 25 Temmuz 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi uzmanlığına, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra da HaydarpaÅŸa Lisesi edebiyat öğretmenliÄŸine tayin edilmiÅŸtir. 4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi’nde verdiÄŸi "Türkiye’nin kurtuluÅŸu" konulu konferans üzerine Cumhuriyet gazetesinin aleyhine yalan yayın yapması üzerine, bakanlık tahkikat açmış ise de konuÅŸmanın ilmî olduÄŸu tespit edilmiÅŸtir. Ancak tahkikatın sonucunda, lise öğretmenliÄŸinden alınarak Süleymaniye Kütüphanesindeki görevine tekrar tayin edilmiÅŸtir. 31 Mayıs 1952’den 1 Nisan 1969 tarihine kadar burada çalışmıştır. 1967 yılında Ötüken Dergisi’nin 40. sayısından itibaren "KonuÅŸmalar I, KonuÅŸmalar II, KonuÅŸmalar III", "Kızıl Kürtlerin Yaygarası", "Bağımsız Kürt Devleti Propagandası", "DoÄŸu Mitinglerinin Perde Arkası", "Satılmışlar - Moskof UÅŸakları" adlı seri makaleler yayınlamıştır. Bu makaleler dolayısıyla savcılıkça tahkikat açılmış ise de bir suç isnat ettirilememiÅŸtir. Ancak, Hasan Dinçer, Adalet Bakanı olunca bakanlık tahkikat açmış ve Atsız mahkemeye verilmiÅŸtir. Uzun duruÅŸmalardan sonra mahkeme, Ötüken’in sahibi Atsız’ı ve sorumlu müdür Mustafa Kayabek’i 15’er ay hapis cezasına mahkûm etmiÅŸtir. Karar Yargıtay tarafından bozulmuÅŸ ise de aynı mahkeme kararda ısrar edince, Yargıtay hükmü tasdik etmiÅŸtir. Esasen bu mahkûmiyet kararı verildiÄŸi sıralarda Atsız, kronik enfarktüs, yüksek tansiyon ve ağır romatizmadan rahatsızdır. Hattâ HaydarpaÅŸa Numune Hastanesi’nde yatmıştır. Her ne kadar hastane tarafından cezaevine konulamayacağı kaydı ile rapor verilmiÅŸ ise de bu rapor, Adlî Tıp tarafından kabul edilmemiÅŸtir. 14 Kasım 1973 günü evinden alınan Atsız, önce Toptaşı Cezaevi’ne sevk edilmiÅŸ, bir süre burada kaldıktan sonra SaÄŸmacılar Cezaevi’ne nakledilmiÅŸtir. Atsız’ın cezaevine girmesi üzerine, milliyetçi ilim adamları, üniversite mensupları, gençlik teÅŸekkülleri, kültür dernekleri, Türk milleti adına CumhurbaÅŸkanı’na baÅŸ vurup Atsız’ı affetmesini istemiÅŸlerdir. CumhurbaÅŸkanı Fahri Korutürk’ün af kararını imzalaması üzerine 22 Ocak 1974 salı günü saat 15’de BayrampaÅŸa Cezaevi’nden tahliye edilmiÅŸtir. Fikirleriyle yolumuzu aydınlatan bu büyük Türkçü, 11 Aralık 1975 Cuma gecesi hayata gözlerini kapayarak uçmaÄŸa varmıştır. 13 Aralık 1975 Kurban bayramının birinci günü ikindi namazında cenaze namazı kılınarak topraÄŸa verilmiÅŸtir.
Atsız’ın hayatı incelendiÄŸi zaman yıkılmamış, boyun eÄŸmemiÅŸ ve maÄŸlûp olmamış, fırtınalarla, kasırgalarla, acılarla, sürgünlerle, ıstıraplarla dolu 70 yıl yaÅŸamış bir Türkçü ile karşılaşılır. Ancak o, Türkçülüğe karşı olanları maÄŸlûp etmiÅŸ, her seferinde de maÄŸlûp olanların yerine yenileri gelmiÅŸtir. Türkçülüğün öncülüğünü yapan Atsız, Türk dilini, Türk tarihini çok iyi bilirdi. Yazmış olduÄŸu "Türk Tarihinin Meseleleri" adlı eseri ile genç tarihçilere ve Türk milletine, millî tarihimize millî bir gözle nasıl bakılması gerektiÄŸini göstermiÅŸtir. (Bu satırların yazarının Türk tarihçisi olmasında bu eser ile, Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı eserin payı büyüktür). Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor adlı eserleri ile de Türk gençliÄŸine yeni ufuklar açmıştır. O, Türk tarihini bir bütün olarak görmüş ve Türk devletlerinin kendi aralarında yaptıkları mücadeleleri tarafsız bir gözle incelemiÅŸtir.
Yapmış olduÄŸu fikir mücadelesiyle ve yazmış olduÄŸu eserleriyle yolumuzu aydınlatan büyük Türkçü’nün makamı Uçmak olsun.
BOZ DOÄžANLA SARI YILAN
Sarı yılan, kavurucu yaz güneşinin altında çöreklenmiş, dinleniyordu. Üzerinde yattığı kaya, güneşin bütün sıcaklığını emiyor ve bulutsuz, rüzgârsız, gürültüsüz bir yerde uzanmak onun en özlediği şeydi. Burada kendisini rahatsız edecek hiçbir şey yoktu. Karnı tok olduktan, çevrede düşman bulunmadıktan sonra bahtiyar olmamak için sebep var mıydı ?
Yılan keyif sürerken çok yükseklerde uçan bozdoğanın keskin gözleri onu seçti.
Yıldırım gibi bir hızla süzülerek aşağıya doğru saldırdı. Her şeye rağmen uzakları kollamakta olan sarı yılan da bu tehlikeli saldırışı görmüş ve bir kaç adım ilerideki kaya kovuğuna sığınacak kadar vakit bulabilmişti.
Bozdoğan kovuğun önüne gelince öfkeli öfkeli güldü;
- Kancık, dedi, meydana çıkıp döğüşeceğine deliğe kaçmaktan utanmıyor musun?
Sarı yılan yerinden emin olduğu için alaydan çekinmedi;
- Ne diye döğüşeyim? Burada rahat rahat oturmak varken neden tatlı canımı eziyete sokayım? Döğüş budalaların işidir!
Bozdoğanın kızıl gözlerinde şimşekler çaktı. Gagasını, sarı yılanın sığınmış olduğu deliğin ağzına vurarak cevap verdi;
- Sen de bütün korkaklar gibi döğüşçü budalalık diyorsun. Çünkü mayan kancıklıkla yoğurulmuştur, Yerde sürünmeye alışıksın. Düşmanlarını gizlice zehirlersin. Kuvvetlilerle çarpışmak için yüreğin yoktur. Yalnız menfaat için kıpırdarsın. Şeref için savaşmanın ne olduğunu bilmezsin.
Bu sözler üzerine sarı yılan bir kahkaha koyuverdi;
- Haydi oradan budala! Senin şeref dediğin şey karın doyurur mu? Şeref diye döğüşüp günün birinde geberirsin. Şerefler senin olsun. Ben halimden memnunum!
Bozdoğan dövüşemediği için hırçınlaşıyordu. Kanat çırpıp kovuğun ağzına hızla çarptıktan sonra haykırdı.
- Alçak, namuslu isen, ersen çık da sana dünyayı göstereyim. Deliklere sığınmakla kurtulacağını mı zannediyorsun. Senin gibi deliklere kovuklara sığınan, yerin altına giren nice korkaklar gördüm ki sonunda geberip parçalanmaktan yakalarını sıyıramadılar.
Sarı yılan bu meydan okumalara soğuk ıslaklarla gülerek karşılık veriyordu. Bozdoğan kızgınlıktan delirmiş gibiydi. Kovuğun ağzına saldırarak kanat ve gaga vuruşlarıyla deliği açmaya çabalıyordu. Her vuruşta kayanın küçük bir parçasını kırıyordu. Yılanı birden bire korku aldı. Böyle giderse bir müddet sonra delik büyüyecek ve bozdoğan kendisini parçalayacaktı. İşin şakaya gelir tarafı kalmadığını anlayınca ciddileşti.
- Azizim, dedi, sen boşuna üzülüyorsun. Buraya girdiğim için sen beni korkak sanma, istersen seninle kuvvet deneşelim. Meselâ ilk önce şu dağın tepesine dek yarışalım! Bu sözler o kadar umulmadık sözlerdi ki bozdoğanın şaşkınlıktan kanatları düştü.
Gözleri öfke yerine hayretle açılarak;
- Yarışalım mı? Sen mi benimle yarışacaksın? Sen nasıl yarışırsın" diye sordu. Sarı yılan güldü ;
- Evet, seninle yarışacağım. Şu dağın tepesine hangimiz daha önce varacağız bakalım? Nasıl? Razı mısın?
Yarışı kaybettiği takdirde sarı yılan bazı tavizler de vermek üzere idi. Fakat bozdoğan bu meydan okumadan o kadar sıkılmıştı ki, her şeyi unuttu. Göğe doğru yükselerek yarışmanın verdiği coşkunlukla;
- Haydi çık, dedi, sana dokunmayacağım. Sen dağın tepesine çıkıncaya kadar ben oraya kaç defa çıkıp ineceğimi hesaplamak istiyorum.
Sarı yılan, bozdoğanın sözünün eri olduğunu biliyordu. Kovuktan sürünerek çıktı. Yan yana durdular. Yılan bir, iki, üç diye saydı ve daha üç demeden önce bütün hızıyla ileri atıldı. Bozdoğan da göğe doğru ok gibi fırladı.
Hava sıcak olduğu için sarı yılan yorulmadan, sağa sola kıvrılmadan ilerliyordu. Bozdoğan ise dövüş durumunu almış olduğu halde yükseliyordu.
Birkaç yüz adım ilerideki ağaçlıkta yuva kurmuş olan kargalar bir bozdoğanın orada olduğunu görünce yavrularını korumak üzere toplanıp saldırdılar. Bozdoğan yoluna devam etseydi kargalar kendisine yetişemezlerdi. Fakat, o kendisiyle çarpışmak isteyen düşmanları ihmal edemezdi. Geriye döndü ve karga sürüsüne daldı. Birkaç dakika vuruştular. Gaga, pençe ve kanat vuruşlarıyla birkaçını devirdi. Ötekiler kaçtılar keyifli dönerek yeniden yükselmeye başladı.
Bozdoğan kargalarla savaşırken san yılan dağa doğru sürünerek çıkıyordu. Yolda uyuyan bir kirpi görüp sessizce yanaşarak onu sokmuş, sonra yine tırmanmaya başlamıştı. Tam bu sırada yükseklerde uçan ak sungur onu seçmiş.ve yıldırım gibi tepesine inmişti. Bu sefer sığınacak ye de yoktu. Kurnazlıkla kendisini kurtarabilirse kurtaracaktı. Ak sungur tepesine inerken bağırdı;
- Aman! Ak sungur kardeş! Ben de sana yardıma geliyordum. Bozdoğan seninle döğüşmeye geliyor. Sana bu haberi yetiştirmek için bak ne kadar yoruldum.
Ak sungur cevap vermedi. Bozdoğanı görmüştü. Yılanı bırakarak ona döndü. Bozdoğan da şerefli düşmanını görünce yarışı bırakmış, onun üzerine atılmıştı.
Ah, döğüşmek bahtiyarlığı ! İki denk düşman şiddetle vuruşuyorlardı. Havada kısa kavisler çiziyorlar, sonra şiddetle birbirine doğru fırlayarak sert kanat ve pençe vuruşları yapıyorlar, gagalarıyla birbirlerinin kanat tüylerini yolarak uçuş kabiliyetlerini azaltmaya çalışıyorlardı. Yılan bir an döğüşe baktı. Bunun uzun süreceğini anlayarak dayanılmaz bir hırsa kapıldı ve olanca hızıyla dağa tırmanmaya başladı.
Döğüş sarı yılanın düşündüğü gibi uzun sürdü. BozdoÄŸan kanadından ve göğsünden yaralandı. Fakat ak sungur’u yenerek düşürmeyi baÅŸarmıştı. Keskin gözleriyle daÄŸa bakarak yılanın kendisini geçmiÅŸ olduÄŸunu görünce hızlanmak istedi. Gerçi yaralı olduÄŸu için eskisi gibi uçamıyordu, fakat ne de olsa sürünerek çıkan yılan tepeye varıncaya kadar on defa oraya çıkıp inebilirdi. Bir iki kanat çırpışından sonra sarı yılana yetiÅŸti ve onu geçerken;
- "Kargalarla ve ak sungurla dövüştüğüm için bu kadar geciktim. Yoksa şimdiye kadar iki defa inip çıkmıştım" diye seslendi. Yılan nefes cevap verdi;
- Yalnız sen mi dövüştün? Ben de yolda kirpi ile dövüşüp onu hakladım.
Yükselmekte olan boz doğan bu sözleri duymamıştı bile. Dağın tepesine varmıştı.
Fakat orda yuva kurmuş olan kara kartal bir yabancının geldiğini görünce dışarı fırladı ve boz doğanı önledi.
Boz doğan zaferle sarhoştu. Kendisinden güçsüz olanları, kendisiyle denk olanı yenmişti. Şimdi kendisinden güçlü olanla çarpışacaktı Tanrım!... Bu dövüşte, hiçbir karşılık beklemeden ün ve şan için yapılan bu çarpışmada ne büyük tat vardı! Boz doğan yüksünmeden savaşı kabul etti. Yaralı olduğu halde kartalın saldırışına bir saldırışla karşılık verdi.
Havada pek sert kanat sesleri işitiliyordu. Bu kuvvetli kanatların yaptığı rüzgâr dağın doruğunda esen rüzgârla eşitti. Sarı yılan kızışmış olduğu halde yukarılara doğru çıktıkça havanın serinlediğini duyuyordu. Rüzgâr nerdeyse kendisini aşağıya sürükleyecekti. İçinden bir an;
- "Bu kartallar, sungurlar, doğanlar bu yükseklerde nasıl yaşıyorlar" diye düşündü. Bunların yaşayışı çetin bir boğuşmadan ibaretti. Keskin göz, güçlü kanat, yırtıcı pençe gerekti. Bir zayıflık anı buradaki yaratıkları yok edebilirdi.
Yılan göğsünü şişirdi. Gururlandı. İşte dağın doruğuna yaklaşmıştı. Başının üstünde dövüşen iki yırtıcıya baktı. Nasıl kıyasıya dövüşüyorlardı. Bunların zehiri yoktu. Kaçmayı düşünmüyorlardı. Hile yapmıyorlardı. Gerileyişi bile hız almak içindi. Birbirlerine saldırışları, vuruşları, hatta bakışları sarı yılanın o kadar hoşuna gitti ki her şeyi, hatta yerde sürünmek için yaratılmış olduğunu bile unuttu ve tıpkı onlar gibi uçarak dövüşe karışmak için bu gücü ve hızı ile havaya zıpladı.
Heyhat!... Yerden ancak bir karış yükselebilmiş ve bütün ağırlığı ile yine toprağa çarpmıştı. Bir an üzülür gibi oldu. Sonra bütün felsefi kurnazlığını toplayarak şöyle düşündü ;
- Uçup dövüşüp nolacak? İşte şimdi biri ölecek. Yarın da ötekine başka biri öldürecek. Daima heyecan, daima tehlike neden? B,en kendi dünyamda pek rahat yaşıyorum. Düşmanımı gizlice zehirler, Öldürürüm. Maksat yükselmekte ise dağa kadar yükseldim ve poz doğanı geçtim.
Hakikaten, sarı yılan dağın tam tepesindeki kayanın üstüne kadar çıkmıştı. Bu sırada kara kartalla boz doğanın dövüşü bitmek üzere idi. Kara kartal kavgayı kazanmıştı. Boz doğa; bir kanadı kırılmış, bir gözü kapanmış, her yeri kan içinde kalmıştı. Yavaş yavaş düşüyordu.
Sarı yılan memnundu. Bir zafer haykırışı ona bağırdı;
- Yarışı kazandım. Senden önce buraya geldim. Senden yüksekteyim
Boz doğan acı acı gülerek cevap verdi;
- Sürünerek çıkmak yükselmek demek değildir. Sen yukarılara doğru çıksan bile yine alçaksın. Ben aşağıya düşerken bile yükseğim. Sen yılan gibi yükseldin. Ben doğan gibi düşüyorum.
Hüseyin Nihal Atsız |
|
182. blackangel - 2008-04-22 15:19:24 |
Söz! Yemin Ederiyorum söz.Bu son asena ezgi..
Bu satırlar bir ölünün son nefesi gibi benden çıkan son âh’tır!!..
Ölülerin son halleri hoş görülür.sen de kerem et ey asena!!.. hoş gör…
Artık senin hakkında beslediğim bütün umutlara kapıyı kapattım.
Bunda bir hata varsa hata senin Asena!!..
Açtığın yarayı saygıyla mı selamlayayım? Bu, talihsiz bir kapılmanın sarhoşluğundan yeni uyanmaya başladığım ve düşünce meydanını kaplayan sis, dumanın yeni açılmaya başladığı esnada kaleme alındı. Her kelimesi açılan birer yara,her sözü bir hançerdir.Ama öyle perişan sözler ki söyleneni değil söyleyeni yaralıyor… Bu mektup derindir. Bazı anlam mücevherlerini anlamak için güzel aklını biraz yorman lazım… Bu mektup sana hak ettiğinden fazla değeri veren ve senden kaçacak kadar seni sevenden yazılmıştır. Mektuplara hal hatır sorularak başlanır;
Ey bizi alıp satan!!.. Ey aklımın kanını döken!!..
Ey kalbimizden sabrı kararı alan!!.. Bugün bensiz nasılsın?
Senin için tatlı bir oyun ve oyalanma bizim için elem kaynağı olan gelgitli diyalogumuzda o kadar bilgim, idrakim, marifetim, izanım v.s.. hiçbir şeye yaramadı. Şimdi ben nerde bilgim nerede o her şeyi anlayan aklım? diyorum.
Peki niçin böyle oldu? Niçin? Asena!!..
Sen ilk gördüğüm andan itibaren içimde kanlı ve korkunç bir savaş başladı. Senin hakkında aklım kalbimle hep savaş halinde oldu.Aklın orduları kalbi kontrol etmek istiyor kalp ise isyanlardaydı.Ele avuca sığmıyordu.her saniye 1001 düşüncenin altında eziliyordum.
Herhangi bir arkadaşım bile senden çok güzelken neden benden bir parça sana verildi? Bunu ilerde anlayacağım. Ama en çok masumiyetinin yada bana öyle gözükmesinin beni çok etkilediğini inkar edemem.
Yazıklar olsu bana!!..bana yazıklar olsun!..kim bilir gözünde ne kadar hakir görünüyorum? Günlerce içimde düşünce gemileri yürüttüm. Ah Asena!!.Seni anlamak gerçekten zor. Madem hayır diyecektin neden neden Asena bende seni seviyorum Dedin?
İnsan hayatı bu kadar ucuz mu? Kan akıtmak bu kadar kolaymı? Kulağıma geldi bir yerden ben 5.mişim galiba. Senin hayranlar tespihinde demek bizi de sıraya dizdin!…Ben bunu hak edecek ne yaptım?
Asena!!..Ahsız insanların ahını almaktan kork! Benim ahımı almaktan korkmuyor musun? Sana beddua etmeyeceğim ama lütfen, artık, kimsenin kanıyla ellerini yıkama. Eğer benden sonra bir isim daha duyarsam senin için gözyaşlarıyla yıkadığım duaların bedduaya dönmesinden korkarım!…Ve duydum da.Beyaz gelinlik sana çok yakışacak...
Ey yastığımın yanaklarını ıslatan!!.. İnsanın huzurunu kaybetmesi ne kolay şey!!.. değilmi?..
Ey vefası fakir cefası zengin olan!!... Kalbimizi daraltmaktan kalbin daralmaz mı?
Ey elindeki baha biçilmez mücevheri bir katır boncuğuna değişen çocuk!!..Gerçek bir aşkın sınırsız sevinçlerini hisseden kimselerin anlayacakları huzur, dehşet, derin mutluluktan mahrum kaldın…
Ey kenarın dilberi!!..hayret, nasıl meleklere tükürdün de şeytanları kucakladın?
Ey meleksi şeytan!.. Ey şeytansı melek!! Herkes labirentlerde kan ter içindeyken bilakis hayata tepeden kuş uçuşu bakma şansını kaybettin!!..
Ey kaşarlanmış kalp! Bize gösterdiğin fena muameleye biz reva mıydık?
Ey kendinden başkasını görmeyen!!. Duygularımıza yaptığınız hakaret düşmanımızın bile aklına gelmezdi…
Ey ipek saçlarını bilgi ve edep taramasını istediğimiz!!.. Sevmek için çırpınan bir kalbin kendini size hayatı boyunca bağlanmasına ramak kalmıştı. Neyse ki şimdi geri dönüyorum. Şimdilik senin hakkında iyi olmayan yada gerçekçi şeyler düşünmeme engeller var.
Ey efsunu keskin büyücü!!..varlığının büyüsünden kurtulmam için zamana ihtiyacım var. Bak o zaman senin hakkında neler düşüneceğim…
Bir gerçek var ki varsa bir kalbin seni ta içinden tuhaf bir duygu kaplayacak. Bir duygu seline kapılacaksın. Beni hem görmek isteyecek hem kaçacaksın. Bu sevgilinin hem acıtan hem istenen pıttıkına (çimdik) benziyor.
Ey cennet ağacı!!..Kaderimi kalbinizde siz tartacaktınız.Bir yeminle size bağlanacaktım.
Ey hayır demek için evet diyen!!!... Kanımı akıttın!!.. kanımla yıka ellerini!!..Bak bak da kan ve toprak içinde kesik başımı gör de; “Bu benim eserim� diye övün!!..
Ey yüzümü ve saçlarımı gözyaşıyla yıkayan!!... Bir taş kalplinin zindanın düştüm. Dua et de kurtulayım.
Ey aşırı derecede kendine önem verme hastalığına tutulan!!..
Her an yeni bir dalda ötme ötme işini bırakma zamanın gelmedi mi??..
Senin hakkında aklımı değil kalbimi dinledim. Açık kalplilikle açtım sırrımı. Aklım kullansaydım her şey farklı olacaktı. Ama ben juliett’in dediği gibi oyun, naz, cilve v.s…sapmayıp açıldım sana. Kucağıma pişmanlık doldu. Kuzu postuna girmiş bir kurt bizi paçavra etti. Hadi sen söyle Asena; Paha biçilmez şeyler külfetsiz takdim edilince değerinden bir şey kaybeder mi?
Övünebilirsin gerçekten bunu hak ediyorsun. Normalde kesinlikle yapmayacağım bir işi yaptırıp sonra rüsva ettin beni kendi gözümde…
Ah!! Asena.. Neler kaybettiğini bir bilseydin? Bunu bilmemen mutluluğun için çok önemli. O yüzden bu kapıyı kapatıyorum.
Birine gereğinden fazla iyilik yapmak kötülük yapmak mıdır?
Her namazda ayakkabına pençe olmayacak insanlarla kadeh tokuşturmasın!! Ya rabbi! diye dua ettirme bana…
Sen ruhen ve kalben bekâretini kaybetmek üzeresin. Belki de kaybettin… Seninle gündüz rahatsız eden gözlerden uzak 1 dakika birlikte olma fırsatım olmadı. Ama hiç kimse seni benim anladığım gibi anlayamaz. Beni tanımadığın iyi oldu. Çünkü tanısaydın beni-ki o zaman kendini de tanıyacaktın-bir daha kimseyle mutlu olamazdın. Kalbimiz bizim sandığımızdan daha geniş, derindir. Bir iki dudak ucu tebessümle sıraya dizdiğin o bedbahtların hiçbiri kalbini dolduramayacak… Bir hoyrat elde solacaksın, solacaksın…
Galiba bedbaht olmak için yaratıldım. Zekiler neden mutlu olamazlar?Aptal oldukları için mi? Neyse, başka insanların mutluluğu artık mutlu olmayacak kimseler içinde bir mutluluktur... Mutlu ol ben uzaktan göreyim…
Ah Asena! O tatlı cahilliğinle bilmeyerek bizi ne durumlara soktuğunuzu biliyor musunuz? Sana cevaplandıramayacağı sevgilerle oynayan gezip tozmaya düşkün taş yürekli bir hercai demiyorum…
Pek kolay tutuşan bir terkipteki kalbin seni bir gün aldatacak. Eğer kendin hakkınsa benim bildiklerimin yarısını bilseydin mutsuzluktan ölürdün. Cahil kal mutlu ol…
Bu bir veda havasıdır. Artık ebediyen sana kalbimi kapatıyorum güzel yüzün, her ne zaman aldatırsa yıllarla seni anlayacaksın beni… Hoşça kal Asena… 22 Nis 2008
 |
|
181. SEVİNDİK ÇAY EVİ İSTANBUL - 2008-04-09 19:38:28 |
KEMALİM
Şehrimin adını gavur koydular
Şöyle etrafıma baktım şaştım,tanıyamadım
Karasakal,yeşil cüpe,başta sarık,alışamadım
Gel Kemalim gel,ülken arıyor seni
XXX
Bana öğretilen din;gönüldedir,haldedir
İnsan ayırmamalı,her yaratılan kardeştir
Åžimdi bu benlik neden?Acep bilmem ne iÅŸtir
Gel Kemalim gel ülken arıyor seni
XXX
Dört kitabı bir tutmayan islam olmaz
Kul hakkıyla yola çıkan menzil varamaz
Cahil hoca emri ile hedef vurulmaz
Gel Kemalim gel ülken arıyor seni
XXX
Yüce Tanrım akıl vermiş,fikir vermiş,yön vermiş
Ol Yüce Kitabını oku diye göz vermiş
Kara Cahil bu günlerde diken gibi boy vermiş
Gel Kemalim gel ülken arıyor seni
XXX
Yeşil bayrak açmışlar kurtardığın vatanda
Küfrettiler adına toplanıp meydanlarda
Ölmeye hazırız biz bu vatan toprağında
Gel Kemalim gel ülken arıyor seni
XXX
Övmek yerine bir gün anlasaydık biz seni
Bin Kemal doğardı,aratmazdık biz seni
Yarın haykıracak elbet şu gençliğin hür sesi
Gel Kemalim gel ülken arıyor seni
|
|
|