|
170. Serdar Genc - 2008-08-21 19:35:50 |
| Insallah su odanin islerini bir bitirelim. bol bol aktualize edecegiz sayfamizi. |
" target=_blank> 169. GÜVEN Caglar Namidiyar SUCU - 2008-08-20 18:37:26 |
Sa beyler, ya bizi bastan sürekli degisen sürekli aktualize olan bir sayfaya alistirdiniz, simdi galiba hepinizde cok yogunsunuz ki hic sayfada degisiklik yenilik yok.
Yetkili Kardeslerimizden temenni ediyoruz,
Sayfada Action istiyoruz
Selamlar |
|
168. muhammet busun - 2008-08-15 11:19:13 |
| bazi arkadaslar belki baska yerlerden alinan bu haberleri yayinlamamdan dolayi rahatsiz oluyorlar ama sunu soylemeden gecemeyecegim burda yayinladigim butun yazilara katiliyorum bu yuzden yorum yapmadan direk aliyorum eger katilmadigim konu olusa kendi yoruumu da yaparim |
|
167. muhammet busun - 2008-08-15 11:16:44 |
Nureddin ŞİRİN
Üzerinde Erbakan ın Hakkı Olmayanlara Sözümüz Yok
Sayın Abdurrahman Dilipak ın "Erbakan keşke anılarını yazsa!" başlıklı yazısına eleştiri noktasında yazdığımız yazı üzerine, yapılan yorumlar ve -ne yazık ki oldukça seviyesiz- gösterilen birtakım tepkiler, bizlerin her şeyden önce İslam ahlak ve edebinden ne kadar çok uzaklara düştüğünü göstermektedir.
İslam da eleştiri vardır, ki bu eleştiri, Kur an ın buyruğu ile "emr-i bil maruf" ve "nehy-i anil münker" çerçevesinde yapılır. Allah peygamberlerini azgın müstekbir ve tağutlara gönderdiğinde, onlara karşı "yumuşak bir dil" kulanmasını emretmiştir. Zira eğer karşımızdaki kişiye hakkı söyleyecek, onları hakka çağıracaksak, o kişi firavun bile olsa ona karşı yumuşak bir dil kullanma durumundayız.
Rabbimiz, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.v) in dili ve uslubuna dikkat çekerken " O vakit Allah tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et" (Al-i İmran 159) buyurmaktadır. Bu ayetten açıkça anlaşılacağı üzere, Hz. Resulüllah a bu uslubu öğreten de Allah Tebareke ve Teala dır.
Yine aynı şekilde, Hz. Musa ve Hz. Harun u firavuna gönderen Rabbimiz, nasıl bir uslub içinde olması gerektiğini beyan ederken "Firavuna gidin çünkü o iyiden iyiye azdı. Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o aklını başına alır veya korkar" (Taha 43-44) buyunmaktadır.
Rabbimiz bilmiyor muydu, Firavun un nasıl da azgınca tepki vereceğini? Bilmiyor muydu "Ben size izin vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha şiddetli ve sürekli olduğunu iyice anlayacaksınız" (Taha 71) diyeceğini..?
Ve Rabbimiz buyurmuyor mu, "Muhammmed Allah ın resulüdür, onunla birlikte olanlar kendi aralarında merhametli, kafirlere karşı şiddetlidirler" (Fetih 29)
Ama biz ne yapıyoruz; İslam ümmetinin ateşten gömlekler giyip her bir taraftan saldırıya uğradığı bir zamanda, Amerika, İngiltere ve İsrail şeytan üçgeninin müslümanlara karşı her geçen gün yeni katliam, saldırı ve komploların içine girdiği, yeni saldırı planları ve tatbikatları yaptığı bir sırada, en azından feryadlarımızı bile yükseltmekten aciz kalırken, İslam ümmeti ninin saygın şahsiyetlerine dil uzatmaktan, onların ihtiram ve onurlarına sataşmaktan geri durmuyoruz..!
Müslümanca bir eleştirinin adap ve ölçüleri vardır; Eğer Erbakan hocaya veya başka bir müslümana yönelik bir eleştiri yapılacaksa, bu sataşma ve hakaret şeklinde olmaz. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer hilafetleri döneminde ashaptan kendilerini denetlemelerini, yanlış gördükleri durumda itiraz etmelerini istemişti. Onun içindir ki bir hutbe sırasında müslümanlardan biri Hz. Ömer in sırtında giydiği abayı nerden edindiğini sormuştu. Hz. Ömer de "nasıl beni sorgulamaya kalkarsın!" diye tepki göstermeyip oğlu Abdullah ı şahit göstererek sırtındaki elbisenin hesabını vermişti.
Üstad Bediüzzaman müslüman ahlakına işaret ederken "biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yok" diyor. Müslümanlar birbirlerine karşı muhabbet fedaisi olma durumundadır; birbirlerinin ayıbını kusurunu araştıran, müslümanların ihtiram ve şahsiyetlerine ulu orta sataşan, hakkını ve hukukunu ihlal eden değil...
Sayın Dilipak "Erbakan keşke anılarını yazsa!" başlıklı yazısından sonra gelen tepkilere karşı bir açıklamada bulunarak "Benim düşünceme göre bütün siyasiler anılarını yazmalıdır. Hele hele Erbakan gibi kritik dönemlerde özellikle 12 Eylül ve 28 Şubat gibi ülkenin sıkıntılı dönemlerinde Başbakanlık yapmış birisi insanlara bu günleri açıklamalıdır. Erbakan şu anda ev hapsinde ve anılarını yazması için çok vakti bulunmaktadır. Erbakan bu ülkede siyasi tarihe tanık olan bir kişidir. Bize yaşadığı her şeyi anlatmak durumundadır" diyor.
Bizler Abdurrahman ağabeyin bu açıklamasının hiç bir harfine itiraz etme durumunda değiliz. Ancak Sayın Dilipak ın "Erbakan keşke anılarını yazsa!" başlıklı yazısında bir istek ve beklentinin ötesinde ne yazık ki gerçekten ağır suçlama ve töhmetler vardı. Bizim itirazımız buna idi...
Sayın Dilipak üzerimde hakkı olan değerli bir ağabeyimdir. Onun hakkı ve mazlumları savunma noktasındaki gayretlerini kim gözardı edebilir? Özelde hapishane hayatımız boyunca ilgi ve desteğini esirgememiş, hakkımızda yapılan etkinliklere ve girişimlere bizzat katılarak destek vermiştir. Cezaevinden çıktıktan sonra da üzerimde hakkı vardır; zira iş-güç derdinde olduğumuz sırada pederane bir şekilde yardımlarını esirgememiş, gazetelerde yazı yazmamı teşvik etmiş, önerilerde bulunmuş ve aracı olmuştur. Bunların hiç birini unutmak ve nankörlük etme durumunda değilim...
Ancak, Abdurrahman ağabeye beni minnettar kılan etkenler her ne ise, ondan yüzlerce fazlası Erbakan Hoca ya minnettar kılmaktadır...
Küfür, nifak ve ırkçılığın siyaset paradigmalarını oluşturduğu bir dönemde, gözlerimizi İslami faaliyetlere açtığımızda karşımızda bize İslam ı savunmayı, ümmeti, Filistin i öğreten; siyonizme karşı mücadele aşkını, Kudüs ü özgürleştirme davasını kazandıran Erbakan Hoca idi. Ortaokul sıralarından eve gitmeden önce Milli Selamet Partisi nin mitinglerine, salon toplantılarına koşuyorduk şevkle. Erbakan Hocayı dinleyip döndüğümüzde kısılan sesimizin açılması için sürekli yumurta içerdik. Erbakan hocanın varlığı, onun konuşmaları, bizlere kazandırdığı şevk ve sorumluluk duygusu içimizdeki ümmet derdini daha da büyütüyordu...
İran İslam İnkılabı olduktan sonra Tahran daki Amerikan casus yuvası ele geçirilince, Amerika nın bozguna uğrayan "Tebes operasyonu" vardı. Amerikan hava kuvetleri Amerikalıları rehineleri kurtarmak için büyük bir hava operasyonuna kalkmış, ancak helikoptererlerinin havada birbirleriyle çarpışması sonucu hüsrana uğrayıp askerlerinin yanmış cesetlerini almadan kaçmışlardı..
İşte bu olayın dünya kamuoyuna yansımasının ardından İstanbul Bakırköy de bir düğün salonunda Erbakan hocayı dinlemiştik. Erbakan hoca bu vakayı uzunca anlatarak, "Fil Süresi"nin tefsirini yapmış, Amerikan hava kuvetlerinin Ebrehe nin ordusuna benzeterek, Allau Teala nın gaybi yardımlarıyla zamanın Ebrehesi Amerika yı nasıl bozguna uğrattığını anlatmıştı...
Gel sen, 80 li yıllarda Amerika nın "Ebrehe" olduğunu anlat, gel sen İslam toplumu Washington un çizdiği yola sürüklendiği bir zamanda Amerika nın İslam ın ve müslümanların düşmanı olduğunu anlat..!
"Köşe başı"ndaki Ergun Göze ler durur mu? Kominist Erbakan, Humeynici Erbakan... Daha neler, neler...
Sen kalk yüzbinlerce kişiyi Konya ya topla "Kudüs özgürleşecek" diye haykır.. Sen kalk, Adalet Partisi Dışişleri Bakanı Hayrettin Erkmen i İsrail le ilgili ihanet politikalarından dolayı gensoru ile düşür... Sen kalk, dünyanın önde gelen islami camiaların liderlerini, öğrenci başkanlarını bir araya topla... Sen kalk "IIFSO" "WAMY" gibi organizasyonlar ile ümmetin gençliğini yönet. Sen kalk "dünya İslam birliği"nin kurulmasını iste..!
Amerika durur mu, siyonistler durur mu..?
.....
İşte, o zamanlar Milli Gazete nin, Yeni Devir Gazetesinin dağıtıcılığını yapardık semtimizde. Gazetenin "Dış Politika" köşesinde de Abdurrahman Dilipak ağabeyimizi, Sadık Albayrak ın "Mizan"ını okurduk...
Ve bir sabah vakit kalktığımızda Evren Paşa düdüğü öttürmüş, tanklar, askerler sokaklara çıkmış, yani 12 Eylül darbesi olmuştu. Lise birinci sınıfa gidiyordum. Semtimizdeki Milli Görüş camiasından olan arkadaşlarla neyin olup bittiğini konuşup anlamaya çalışırken, Erbakan Hoca ve MSP yönetim kadrosunun askerler tarafından alınıp Çannakale deki "Zincirbozan askeri üssü"nde "zorunlu ikamet"e tabi tutulduğunu öğrendik. O bizim liderimizdi. Defalarca meydanlarda "akıncı asker komutan Erbakan" diye slogan atmıştık ama, liderimiz de, komutanımız da hapsedilerek 1987 lere kadar uzanan bir yargı kıskacına alınmıştı. "Komutan" 11 ay içerdeydi, Ankara 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemelerinde yargılanıyordu ama, biz "askerler" dışarda dolaşıyorduk...
Daha sonra öğreniyoruz ki, Sayın Recai Kutan da askeri cezaevine gelen ziyaretçileri ve yakınlarına "dik durun, hervele yapın" diyordu. Lise sıralarında marksist öğrenciler sıkça "başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma" türküsünü bize dinletirlerdi de, meğer bunu söyleyen Kutan idi, başımızın öne eğilmesini istemiyordu dışarıda...
Kim başı dik durdu, kimin başı öne düştü, onu bilenler bilir artık... "Hervele" mi yapacaktık; yürüdüğümüz cadde ve sokaklar "Safa" ve "Merve" değildi ki...
Hadi biz o zaman "küçük asker"dik... Yaşımız da 16 idi... Ya ağabeylerimiz, büyüklerimiz...? İşte o zoman o küçük yaşlarımızda çekmiştik vefasızlığın kahrını...! Komutanı tutuklu olan askerler nerede..? Bu kahır hiç çıkmadı içimizden ve hala da acısını vuruyor kalbimize...
Zaman geçiyor, devran dönüyor, köprünün altından sular akıyordu...
Yıl 1996 lara gelince, Milli Görüş hareketi 30 yıllık yürüyüşünü iktidara taşıyordu; bizler de İstanbul un Bağcılar semtinde "Tamam İnşalallah" afişlerini yapıştırıyorduk. Herkes Refah Partisi ne doluşmuştu. İktidara gelmenin dünyevi menfaatlerini yakalayacak, iktidar partisine mensup olmanın cakasını satacaktı. İkinci sınıf muamelesi görenler, tozlu topraklı elbiseliler, mahallede bakkal dükanı çalıştıranlar, yazarlar, yayıncılar, devlet dairelerinde odacılık yapanlar "adam" olmuşlardı. Refah iktidarda, Erbakan Başbakan dı artık...
Zaten bunun öncesinde İstanbul ve Ankara Belediyeleri de alınmıştı... Bakkallarımız süpermarket işletmeye, ardından da marketler zinciri kurmaya başladı. Odacılarımız dairelerinin müdürü, hoca ve vaizlerimiz milletvekili olmuştu, birlikte domotes etmek yediklerimiz büyük ihaleler alıyordu...
Şair Tevfik Fikret in deyimiyle "yiyin efendiler yiyin, bu hân-i iştaha sizin" demek düşmüştü bize...
Ancak Erbakan Hoca Milli Görüş ü iktirara, birilerine "sofra" kurmak için getirmemişti. İslam Birliği ni kurmanın, D-8 in temellerini atmanın hesaplarına başlamıştı. Türkiye nin kontrolünü Amerika ve İsrail in elinden almaya çalışıyordu...
Sen kalk, Globalleşen dünyada, kapitalizmin egemenlik ilan ettiği, "tarihin sonu" denildiği bir dünyada "İslam Birliği" peşinde koş! Sen kalk, Waashington a değil de Tahran a git. Bush la kucaklaşmaktansa Rafsancani ile el ele ver, düşman çatlat... Sen kalk, İslam dünyasının kaynaklarının yağmalanmasına, haçlı sömürü ve sömürge politikalarına çomak sokmaya çalış...
Durur mu Washington, durur mu Tel Aviv...?
Hemen yağmaya başladı "kripto"lar... "Refah Yol yıkılsın, Erbakan cezalandırılsın...!" Yeryüzünün jandarmaları ve sahte ilahları "idam fermanı"nı vermişlerdi...
Ve Türkiye nin gündemi Refah-Yol hükümetiyle kazandıklarıyla değil de, nasıl yıkılacağının günedimiyle meşguldu... Üst düzey generallerin açıklamaları, "asker nizamiye kapısında" tehditleri, tankların yürümeleri, milletvekili ve bakanların istifaları...
Erbakan a bir bedel ödetiyorlardı. Cezasını çekmeliydi; Amerika ve İsrail in masasına tekme atmanın, oyun bozmanın ne anlama geldiğini görmeliydi...
Erbakan sabırlıydı... Hakaretleri, saldırıları, sataşmaları sinesine çekiyordu..
Ancak bir kere daha gördük, "sopa"nın ucunu görüp fersah fersah kaçanları... Susanları... Araziye uyanları.. Sakallarını kesip şık elbeselerle "modernite"ye selam çakanları... Bir şeylerin elden gitmesi endişesi sarıp sarmalamıştı muhteremleri.. Ömürlerinin bir kısmı zindanda geçebilir, sırtlarında dipçik izleri olabilir, ihaleleleri iptal edilebilir, eşlerinden ayrı kalabilir, inşaatları durabilir, kasaları boşalabilir, sahip oldukları makamları kaybedebilerdi...
Erbakan göğüs geriyordu tüm saldırılara, komplolara, tehditlere ve ayartmalara... "Boncuk boncük ter akıyor yüzünden" diye manşet atıyordu gazetelerimiz...
Erbakan ayaktaydı ama, birileri tâ o zamandan makas kırdılar... "Sonu ölüm de olsa biz varız" diyen kim vardı yanında...
Bugün bu yazıyı benden önce binlerce kişi yazmalıydı... Ben bunları "üzerimde hakkı var" diye yazıyorum, İslami edep ve ahlak bunu gerektirir.. Peki ya sizler, Erbakan hoca sayesinde "adam" (?) olanlar! Erbakan hoca sayesinde milletvekili, bakan olanlar! Erbakan hoca sayesinde yol alanlar, makam mevki sahibi olanlar, hani neredesiniz? Erbakan hoca sayesinde köşe bucak tutanlar, Allah aşkına neredesiniz..? Şimdi Erbakan hocanın yanında durmak "reel politik" koşullarına hiç de uygun düşmüyor değil mi? Eğer böyle yapacak olursanız, iş ilişkileriniz, ileriye dönük planlarınız sekteye uğrar değil mi? Siyaset ve ekonomi dünyasının leziz sofrasından mahrum kalabilirsiniz değil mi? Peki ilahi adelet tecelli etmeyecek mi? Kiramen Katibin in yazdıklarının hesabı görülmeyecek mi..?
Bazı kardeşler bu yazıları yazdığımız zaman, nedense bizleri bir "menfaat" ve "nema" peşinde koşmakla itham ediyorlar. Varsın etsinler... Bizim İslami terbiyemizde, vefa ve minnet vardır... Eğer bir menfaat ve nemamız olacaksa, Rabbimiz bize vefalılar zümresine yazmasıyla olur... bunun dışında kskoca bir sıfır vardır sadece...
Bir kıssa anlatarak yazımıza son verelim...
Iraklı bir alim, Hz. Ali ye hakaretlerde bulunan biriyle şiddetli bir tartışmaya girmiş ve sonunda ağır sözler sarfermiş.. Bu alim akşam rüyasında Hz. Ali yi görmüş. Hz. Ali ona, "niçin o adama öyle sert davranıp ağır sözler söyledin?" diye sorunca "ama o size ağır sözle sarfetmişti" diye karşılık vermiş. Hz. Ali bunun üzerine "kendisine sert davrandığın o adamın bizim üzerimizde hakkı var" deyince Iraklı alim taaccub ederek sormuş; "O size hakaret ederken, bir de üzerinizde nasıl hakkı oluyor?" Hz. Ali "o adam bir gün Fırat nehrinin kenarında otururken, oğlum Hüseyn in Kerbela da doğrandığını hatırladı ve şöyle dedi; "keşke önce su verip de sonradan öldürselerdi.." diye karşılık vererek o kişinin hakkını dile getirmiş...
Iraklı alim uykusundan uyandıktan sonra, gidip o adamı bulmuş ve ona sarılarak helallik dilemiş ve arkasından eklemiş; "senin ehl-i beytin üzerine hakkın var, sana söylediğim sözlerden dolayı özür diliyorum..."
Bu hak nedir ve ne kadardır ki, gidip o kişiden özür dileniyor...
Yazının başlığında da vurguladığımız üzere, ben sadece üzerinde Erbakan hocanın hakkı bulunanlar için yazdım bunları, gerisine bir sözüm yok...
Erbakan hocanın üzerimizdeki hakkını beyan ettiğimiz ve ihtiramını müdafaa ettiğimiz için her defasında bizi bir menfaat peşinde koşmakla suçlayan sizler, şunu bilin ki "taşlı yollarda yürümeyi Qâlu-Belâ da seçtik; Rabbimizin takdirine razıyız, ahdimizden de dönmeyeceğiz..."
|
|
166. muhammet busun - 2008-08-15 11:05:26 |
Erbakan,insanlık için uğraşıyor
15 Ağustos 2008 04;56
Batı ülkelerinde ilköğretim çağındaki çocukların kiliselerde eğitildiğini belirten Gazeteci-Yazar İlhami Yıldız; bizim ülkemizde de din eğitiminin ilkokul birinci sınıftan itibaren verilmesi gerektiğini söyledi.
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
Saadet Partisi Bursa İl Gençlik Kolları’nın Geleneksel hale gelen gazeteci ve yazarlarla yaptığı sohbetlerin bu haftaki konuğu İlhami Yıldız oldu.
Gençlik Kolları Başkanı Ali Molla Salih’in Gazeteci-Yazar İlhami Yıldız’a Saadet Partisi Gençlik Teşkilatı’nın yapmış olduğu faaliyetleri sinevizyon gösterimi ile başlayan sohbet, Gazeteci-Yazar İlhami Yıldız’ın İngiltere ve Türkiye arasındaki temel laiklik anlayışının arasındaki temel farkları anlatması ile devam etti.
Konuşmasında İmam Hatip liselerinin temelden kaldırılması gerektiğine inandığını söyleyen Gazeteci-Yazar Yıldız, alternatif olarak da din dersini inancımızı kapsayacak şekilde ilkokul birinci sınıftan itibaren okullarda ders olarak okutulması gerektiğini savundu.
Özellikle batı ülkelerinde ilköğretim çağındaki öğrencilerin kiliseye gidilmesini teşvik edildiğini Allah’tan korkarak değil, severek tanımanın gerekliliğinin altını çizen Yıldız, önümüzdeki yıllarda gerek din adamlarının laiklik ilkesi gereği bütçesinin devlete yük olmaması gerektiğini savundu. AKP kapatma davası ile ilgili görüşlerini de açıklayan Yıldız; önümüzdeki süreçte iktidar partisi ile ilgili Anayasa Mahkemesi önemli bir karar almıştır. Sizler hata yaptınız, hepimiz buna inanıyoruz; ama sizi kapatmıyoruz diyerek gerekli derslerin çıkarılacağı umudunu taşıyoruz.. Eğer bir daha bu dosyadan önümüze gelirseniz bizler de gerekeni yaparız dediği bir karar aldığını ifade etti.
“SEÇİM BARAJI YÜZDE 5’E ÇEKİLMELİ”
İlerleyen günlerde yükselen gerilimi rahatlatmak adına AKP’de lider değişikliğinin de olabileceğini ifade eden Yıldız, bunu AKP hem ülkeyi, hem de gerilimi rahatlatma adına yapmak zorundadır. Böyle bir sürecin ardından ülkeyi rahatlatacak çifte seçim kararını almak, uygulanan seçim barajını yüzde 5’lere çekmenin demokrasimiz için daha faydalı olduğunu savundu.
Gerçek demokrasi için toplumun bütün değerlerinin parlamentoda temsil edilmesi gerekiyor. Bugün Saadet Partisi’nin parlamento dışında kalmasının, ülkemiz demokrasisi adına kayıp olduğunu belirten Yıldız; "Bu konuda iktidar partisi AKP gerekli düzenlemeleri yaparak demokrasini gerçekleşmesi için üzerine düşen gereken katkıyı yapar inşallah" dedi. Yıldız, konuşmasında; "Biz Alman ticaret kanununa göre ticaret yapıyor, İsviçre medeni kanununa göre resmi nikahla evleniyoruz. Hayır, biz kendi kanunlarımızı yapan kendi değerlerimizi öncelik sayan ve bu değerler doğrultusunda bir Anayasa’ya ihtiyacımız var. Bugün İngiltere’de devlet cami imamlarının kıydığı nikahı kabul ederken, Türkiye’de bir veli çocuğunu Kur’an öğretilen yere götürdüğünde hakkında soruşturma açılıyor" dedi.
“ERBAKAN, İNSANLIĞIN KURTULUŞU İÇİN ÇIRPINIYOR”
Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’la alakalı bir soru üzerine Yıldız şu cevabı verdi. "Sayın Erbakan dünya insanlığının kurtuluşu için çırpınan bir vatanperver olduğunun altını çizerken, Erbakan’ın ülkesinin teknolojik anlamda ilim anlamında elini taşın altına koyan bir kahraman olduğunu ve bu ülkenin ender yetiştirdiği kişilerden biri olduğunu belirtti. SP Gençlik Kolları Başkanı Ali Molla Salih de bu ülkenin çocuklarının kendini yenilemesi gerektiğini belirtirken; “Bu yenileme bizi mahveden Batı kültürü, Batı ekonomisinden kurtaracak bir yenileme olması gerekiyor. Ahlâk ve maneviyatı örnek alan bir geçmişe sahip olduklarını hatırlatan bizler gerçek demokrasiyi istiyoruz, bunun için de elimizden geleni yapmaya hazırız. Ancak demokrasi adına yapılan çifte standartları da kınıyoruz” dedi. Gece, Ali Molla Salih’in Gazeteci-Yazar İlhami Yıldız’a katkılarından dolayı teşekkür beratı vermesiyle sona erdi.
vakit
|
|
165. muhammet busun - 2008-08-13 21:47:11 |
Fetih suresiyle hidayete eren Papaz
11 Ağustos 2008 18;28
Müslüman olmadan önce Moises De Oliveria olan ismini İslam’a girdikten sonra Musa olarak değiştiren genç papazın hayatı, Fetih Suresi’ni dinlediğinde değişmeye başlamış.
Allahu Teala Nasr Suresi’nde şöyle buyuruyor; “İnsanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile.”
9 sene bir papaz okulunda eğitim gördükten sonra kilisede göreve başlayan Brezilyalı genç papazın İslam’a giriş hikayesini dinledikten sonra tekrar yukarıdaki ayetleri hatırladım. Müslüman olmadan önce Moises De Oliveria olan ismini İslam’a girdikten sonra Musa olarak değiştiren genç papazın hayatı, Fetih Suresi’ni dinlediğinde hissettiği enteresan duyguların ardından değişmeye başlamış. Bu değişim bir ay gibi kısa bir sürenin ardından genç papazın Müslüman olmasıyla sonuçlanmış. Hakan Albayrak’ın dediği gibi “Dünya umumi bir ihtilale hazırlanıyor.” Bu umumi ihtilalin en güzel renkleri ise Müslüman olarak İslam Ailesi’ne katılan yeni kardeşlerimiz olsa gerek.
- Papaz olmaya nasıl karar verdiniz?
Anne ve babam iyi bir Katolikti. 11 yaşıma ulaştığımda beni Cuiaba Şehri’ndeki Sangusal Koleji’ne kayıt ettirdiler. Papaz olmaya karar vermem daha çok ailemin yönlendirmesiyle gerçekleşti.
- Sangusal Koleji’nde nasıl bir eğitim veriliyordu?
Şehirdeki dindar aileler çocuklarını bu koleje kayıt ettiriyorlar, 9 sene süren eğitimin ardından okuldan mezun olan öğrenciler kilisede göreve başlıyorlardı. Sangusal Koleji Brezilya’nın en itibarlı papaz okullarından biridir. Okulda ilahiyat eğitimi başta olmak üzere tarih, fizik, kimya, matematik, edebiyat, pedagoji ve dil eğitimi alıyorduk. Ben de 9 sene bu okulda eğitim gördükten sonra papaz olarak Cuiaba’daki bir kilisede göreve başladım.
- Eğitim gördüğünüz bu papaz okulunda İslam hakkında neler öğreniyordunuz?
İslam’ın Araplar tarafından benimsenen sapkın bir din olduğu, Kuran’da bulunan bölümlerin büyük bir kısmının İncil ve Tevrat’tan çalındığı ve Hz. Muhammed’in kadınlara çok düşkün biri olduğu anlatılıyordu. Ben de aldığım eğitim gereği İslam’dan nefret ediyordum.
- İslam’dan bu kadar nefret ederken Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz? Bize İslam’a giriş hikayenizi anlatır mısınız?
Babam bir gün bana Lübnanlı Muhammed adında Müslüman bir arkadaşı olduğundan bahsetti. “Bu adamı ikna edip İslam’dan uzaklaştırmalı, daha sonra da ona Hıristiyanlığı kabul ettirmeliyim” diye düşündüm. Babamla birlikte Lübnanlı Muhammed’i ziyarete gittik. Muhammed sürekli tebessüm eden, 50 yaşlarında hoş bir adamdı. Lübnanlı Muhammed papaz okulunda bize anlatılan Müslümanlara hiç benzemiyordu. Ben yine de onu İslam’dan uzaklaştırıp Hıristiyan yapma konusunda kararlıydım. Bu nedenle ona cevaplamakta zorlanacağını düşündüğüm sorular sormaya başladım.
- Mesela ne sordunuz?
İslam Dünyası’nın niçin Hıristiyan Dünyası’ndan geri olduğunu ve Hz. Muhammed’in niçin çok evlilik yaptığını sordum. Lübnanlı Muhammed bu iki soruma da beni ikna edici cevaplar verdi. Ben Muhammed’e birkaç soru daha sorduktan sonra bu sefer o bana Hıristiyanlıkla ilgili sorular sormaya başladı. Lübnanlı Muhammed gerçekten çok bilgili bir insandı ve Hıristiyanlığı da çok iyi biliyordu. Ben de Muhammed’in bütün sorularına cevap verdim; fakat teslisle ilgili sorusuna gelince Muhammed’e ikna edici bir cevap veremedim. Çünkü teslis konusunda benim de kafam karışıktı ve kilisedeki papaz arkadaşlarla sık sık teslis hakkında kendi aramızda tartışmalar yapıyorduk.
“KURAN’I DİNLEDİKÇE KALBİM HUZUR DOLDU”
O günkü sohbetimiz 6 saate yakın sürdü ve sohbetin bitiminde Lübnanlı Muhammed bana Kuran’dan bazı bölümler okumak istediğini söyledi, ben de onun bu teklifini kabul ettim. Muhammed Kuran okumaya başladıktan birkaç dakika sonra beni şiddetli bir titreme sardı. Göremediğim bir şey vücudumu sımsıkı kavrıyordu ve Kuran dinledikçe kalbimin huzur dolduğunu hissediyordum. Kendimi yavaş yavaş kaybetmeye başladım. Lübnanlı Muhammed’e beni yatağa yatırmasını söyledim ve bir kaç dakika sonra da bayılmışım. Kendime geldiğimde Lübnanlı Muhammed’e Kuran’dan nereyi okuduğunu sordum. Fetih Suresi’ni okuduğunu söyledi ve kendisinden aynı yeri tekrar okumasını istedim. Lübnanlı Muhammed yaşadıklarım nedeniyle korkmuştu bu nedenle Fetih Suresini tekrar okumak istemiyordu. Ayrıca babam da bir hayli telaşlanmıştı o da tekrar Kuran okunmasına karşı çıkıyordu. Fakat ben ısrarla Fetih Suresi’nin tekrar okunmasını istedim. Yoğun ısrarım üzerine Muhammed tekrar Fetih Suresi’ni okumaya başladı. Fetih Suresi’ni dinledikçe kalbimin yıkandığını hissediyordum, içim huzur doluyordu ve İlahi bir güç beni sarıyordu. Tekrar titremeye başladım ve bayıldım. Bu sefer kendime geldiğimde bir hastanedeydim, bayılınca babam ve Lübnanlı Muhammed beni hastaneye kaldırmışlar. Doktorun isteği üzerine iki gün hastanede yatmak zorunda kaldım. İçimde büyük bir huzur vardı, sürekli olarak Fetih Suresi’ni dinlemek istiyordum fakat babam buna izin vermiyordu. Hastaneden çıkar çıkmaz tercüme edilmiş bir Kuran aldım ve bu Kuran’ı okumaya başladım. Okuduğum her bölüm beni etkiliyordu ve Kuran’ın Allah tarafından gönderildiğini kesin olarak hissediyordum. Birkaç gün sonra kiliseye geri döndüm ve başpapaza İslam hakkında ne düşündüğünü sordum. Başpapaz İslam’ın fanatiklerin dini olduğunu ve insanları teröre teşvik ettiğini söyledi. Daha sonraki günler de İslam hakkındaki tartışmalarımız sürdü, ben bir taraftan papaz arkadaşlarımla İslam hakkında tartışıyordum diğer taraftan da Kuran okuyarak kendimi Müslüman olmaya hazırlıyordum. Lübnanlı Muhammed’le tanışıp Fetih Suresi’ni dinledikten bir ay sonra Cuiaba’daki İslam Merkezi’ne gidip Kelime-i Şehadet getirerek İslam’a girdim ve Moises De Oliveria olan ismimi Musa olarak değiştirdim.
- Müslüman olmanız kilisedeki papazlar ve kiliseye devam eden Hıristiyan Cemaat tarafından nasıl karşılandı?
Kilisedeki papazlar bendeki değişimi ve İslam’a olan ilgimi fark ettikleri için her an Müslüman olmamı bekliyorlardı. Bu nedenle çevreye benim Lübnanlı Muhammed tarafından büyülendiğim yalanını yaymaya başlamışlardı. Hatta babama benim delirdiğimi söyleyerek, tedavi olmam için hastaneye yatırılmamı istiyorlardı. Fakat babam onların bu isteklerini kabul etmedi; çünkü benim yaşadıklarım babamı da çok etkilemişti. Papazlar daha sonraki günler bana karşı daha düşmanca davranmaya başladılar ve beni kafir ve sapkın olmakla suçladılar.
“ALLAH BANA HİDAYET GÖNDERDİ”
- Din değiştirmek bir insan için çok zor bir şey. Ayrıca siz bir papazsınız. Bir ay gibi kısa bir sürede eski dininizi terk edip, yeni bir dine girmek sizin için zor olmadı mı?
Dediğiniz kesinlikle doğru. Din değiştirmek bir insan için zor bir durum. Çünkü yıllardır inandığınız bazı şeyler var ve din değiştirdiğinizde bunları birden bire terk edip kendinize yeni bir dünya kuruyorsunuz. Ayrıca yıllardır birlikte yaşadığınız bir çevre var. Bu çevre din değiştirdiğiniz zaman sizi kafir ve sapkın olmakla suçluyor. Fakat Allah bana öyle bir iman verdi ki karşılaştığım sorunların hiçbiri Müslüman olmamı engelleyemedi. İslam’ın Allah katındaki tek gerçek din olduğuna en ufak bir şüpheye düşmeden iman ettim. Çünkü Allah bana kendi katından hidayet gönderdi ve bana imanı bahşetti. Bu nedenle Allah’a sürekli olarak şükrediyorum.
İslam; insan fıtratına en uygun dindir, Müslüman olduktan ve İslam hakkındaki araştırmalarımı daha da derinleştirdikten sonra bu durumu daha iyi kavradım. Mesela Hıristiyanlık, papazların ve rahibelerin evlenmelerine yasak koyuyor.
Fakat Allah insanı karşı cinse meyilli olarak yaratmış, karşı cinsle birlikte olmak, onu arzulamak her insanın fıtratında var. İnsanın fıtratında olan isteği engellemeye çalışırsanız insanlar ahlaki olmayan yollara başvururlar. Papazlar tarafından gerçekleştirilen cinsel taciz olayları artık utanç verici seviyelere ulaştı. Papa bile papazlar tarafından gerçekleştirilen cinsel tacizlerden rahatsız ve bu duruma bir çare bulunmasını istiyor. Kilise içinde yaşanan cinsel taciz olaylarının ancak çok az bir kısmı basına sızıyor, çoğu ise Vatikan’ın emriyle saklanıyor. Müslüman olduktan sonra beni etkileyen şeylerden biri de İslam’daki müthiş denge. İslam insanların bütün ihtiyaçlarını son derece dengeli bir şekilde karşılıyor ve insanın hayatında boşluk bırakmıyor. Zihninizdeki her soruya Kuran’dan ve Peygamber Efendimizin sözlerinden cevaplar bulabiliyorsunuz. Fakat Hıristiyan din adamları teslis inancını açıklayamıyorlar.
İslam bize Allah’ın bir olduğunu söylüyor, fakat Hıristiyanlıktaki teslis inancına göre 3 Tanrı vardır. Hz. Adem’den itibaren gelen dinlerin tümü Allah’ı birlemek için gönderilmişken, Hıristiyan din adamları nasıl olur da insanları teslise inanmaya davet edebilirler. Bu durum büyük bir çelişki. Ayrıca İslam, inananlara ırk ayrımı yapmadan mazlum olan herkese yardımda bulunmalarını öğütlüyor. İslam insanlara şükretmeyi öğretiyor. Hıristiyanlar dini sadece bir inanç olarak algılıyorlar; fakat Müslümanlar öyle değil. Müslümanlara göre İslam, hayatın her alanına kurallar koyan bir dindir bu nedenle İslam diğer dinlere göre ayrıcalıklıdır.
“DİNLER ARASI DİYALOG İMKANSIZ”
- Dinler arası diyalog çalışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle bir durum mümkün mü?
Bu imkansız bir şey. Çünkü İslam haktır, diğer dinler ise batıldır, hak ile batıl hiçbir zaman bir araya gelemezler. Müslümanlar İslam’la Hıristiyanlığı birbirine yakınlaştırmak yerine insanlara İslam’ı ulaştırmalılar.
- Vatikan son yıllarda dinler arası diyalog çalışmalarını arttırdı. Sürekli olarak Müslüman kanaat önderleriyle dinler arası diyalog toplantıları yapıyor. En son Ürdün’de geniş katılımlı bir toplantı gerçekleşti. Sizce Vatikan dinler arası diyalog toplantılarıyla neyi hedefliyor ve dinler arası diyalog çalışmalarına niçin bu kadar çok önem veriyor?
Vatikan bu çalışmalar aracılığıyla İslam’ın yayılmasını engellemek istiyor. Çünkü insanlar İslam’ın diğer dinlerden farklı olduğunu anlıyorlar ve bu nedenle İslam’a giriyorlar. İslam, bu hızla yayılmaya devam ederse 150 yıl sonra Avrupa’daki en büyük din olacak ve Latin Amerika Ülkeleri İslam’ın merkezlerinden biri haline gelecek.
- Bir paradoksla ilgili düşüncenizi öğrenmek istiyorum.11 Eylül saldırıları gerçekleştikten sonra bir çok Müslüman kanaat önderi ve yazar, İslam’ın dünyadaki yayılma hızının yavaşlayacağı yönünde görüş beyan ettiler. Fakat bugün çıkan gerçekler tam tersi bir durumu ortaya koyuyor. İngiltere İçişleri Bakanı Jackoi Smith geçenlerde BBC’ye yaptığı açıklamada 11 Eylül saldırılarının ardından sadece İngiltere’de 400 bin İngiliz’in Müslüman olduğunu ve İslam’ın 11 Eylül saldırılarının ardından bütün Avrupa’da inanılmaz bir şekilde yayıldığını söyledi. Latin Amerika ülkelerin de ise 11 Eylül saldırılarından sonra İslam’a giriş hızı yüzde yüz arttı. 11 Eylül saldırıları İslam’la terörün bir arada anılması için güçlü bir zemin sağlamasına rağmen, insanlar niçin İslam’dan ve Müslümanlardan korkmak yerine İslam’a girmeyi tercih ediyorlar?
Allah Kuran’da “Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır olabilir” diyor. 11 Eylül saldırıları gerçekleştiğinde Batı Basını bütün Müslümanları terörist, İslam’ı da bir terör dini olarak gösterdi. Fakat insanlar gerçeğin öyle olmadığını fark ettiler. 11 Eylül saldırılarına kadar insanlar İslam hakkında pek fazla şey bilmiyorlardı. 11 Eylül saldırıları gerçekleşince Latin Amerika’da ve Batı da bir çok insan İslam’ı duydu ve de İslam’ı araştırma gereği hissetti. Bu araştırma süreci ise insanları Kuran’la tanıştırdı ve insanlar Kuran okudukça gerçeği görüp İslam’a girmeye karar verdiler. Ben kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin terör eylemlerini asla doğru bulmuyorum. Fakat zulüm gören insanların kendilerini savunma hakları vardır ve İslam da insanlara zulüm gördüklerinde kendilerini savunmalarını öğütlemektedir.
- Son olarak Brezilya’dan ayrılıp Şam’a niçin geldiğinizi öğrenmek istiyoruz…
Peygamber efendimizin Şam’ı öven bir çok hadisini duymuştum ve okuduğum bir çok kitapta Şam’dan övgüyle bahsediliyordu. Ayrıca başta Ebu Hureyre, Hz. Bilal, Halid bin Velid gibi sahabiler olmak üzere yüzlerce sahabi Şam’a gelmişler ve Şam’da bir çok sahabinin kabri bulunuyor. Bu nedenlerden dolayı Şam’ın mübarek bir yer olduğunu düşünüyorum. Benim yaşadığım şehir olan Cuiaba’da sürekli olarak gittiğim bir İslam Merkezi vardı. Bu merkezdeki imamımız İslam’ı daha iyi anlamamız ve insanları İslam’a davet etmemiz için Arapçayı öğrenmemiz gerektiğini söylüyordu. Ben de Brezilya’daki davet çalışmalarımızı daha iyi yürütebilmek ve daha fazla Brezilyalının İslam’a girmesine vesile olmak için Şam’a gelip Arapça öğrenmeye başladım. 2 sene sonunda Arapça öğrenip davet için tekrar Brezilya’ya geri dönmeyi düşünüyorum.
Adem ÖZKÖSE Gerçekhayat
|
|
164. muhammet busun - 2008-08-13 21:36:39 |
Camide sarıkla namaza yasak!!
13 Ağustos 2008 04;28
Bodrum Kaymakamı Abdullah Kalkan, camide cübbe ve sarıkla namaz kılmayı yasakladı. Vatandaşlar ise kaymakama tepkili
--------------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------
Muğla Bodrum’da camide cübbe ve sarıkla namaz kılmak, Kaymakam’ın talimatı ile yasaklandı.
İlçe Kaymakamı Abdullah Kalkan, Merkez Camii’nde namaza gelen birkaç vatandaşın sakallı ve sarıklı olduğunu görünce, İlçe Müftüsü Mehmet Yiğit’e talimat vererek cübbe ve sarıkla camiye gelinmesini uygun görmediğini, bu durumun engellenmesini istedi.
20 yıldır Bodrum’da yaşayan ve esnaflık yapan Yusuf Bozdağ, cüppe ve sarıkla namaza gittiği için uyarı alan ve bu şekilde camiye gelmemesi istenen Bodrum sakinlerinden sadece birisi. 20 yıldır ailesi ile birlikte Bodrum’da yaşayan Yusuf Bozdağ, cami yanında dükkanının olduğunu, son üç haftadır sarık ve cübbe ile namaza geldiği için Kaymakam’dan baskı gördüğünü söyledi.
Bozdağ, “Bodrum Kaymakamı, Müftü Bey’e, bizimle konuşup ‘Cübbe giyen genç cemaat cübbelerini çıkarıp, sakallarını kesip camiye gelsinler. Aksi halde onları Merkez Camii’nde görmek istemiyorum’ demiş. Müftü Bey de bizimle konuştu. Sünneti yaşamak istiyorum fakat cübbe giyen cami cemaatinin iş yerlerine polis gelip ifade alıyor. Kaymakam haksız bir şekilde bizi sindirmeye çalışıyor. Eskiden namazdan sonra Kur’an okurduk. Şimdi namazdan sonra cami kapatılıyor. Baskılar üzerine Kaymakam Bey’in makamına kadar giderek kendisiyle görüşmek istedik, fakat bizi kabul etmedi. Karşısına alıp konuşmaya bile tenezzül etmedi. Hâlbuki Kaymakam Bey aynı caminin kapısının önündeki dövmecileri görmezden geliyor. Bu dövmeciler, kadınların açık saçık vücutlarına ulu orta yerde dövme yapıyorlar. Ortaya gayet nahoş görüntüler çıkıyor. Onlara hiç müdahale eden olmuyor” şeklinde konuştu.
Bodrum Müftüsü Mehmet Yiğit, cübbe ve sarıkla namaz kılıp daha sonra cübbe ve sarıklarını camide bırakan bazı esnafların uyarıldığını doğrularken, Merkez Camii önünde dövmecilerin yol açtığı nahoş görüntüleri de teyit etti. Mağdur cemaatle konuşmayan Kaymakam Abdullah Kalkan ise sorularımızı cevaplandırmaktan kaçındı.
vakit
|
|
163. muhammet busun - 2008-08-13 21:32:16 |
| yazarin af dosyasi diye adlandirdigi dosya ögrendigim kadari ile adelet bakanligindan cumhurbaskanina imza icin gonderildi ve taam 2 ay oldu... tam 2 ay... |
|
162. muhammet busun - 2008-08-13 21:29:40 |
mustafa ünal ( zaman gazetesi yazari)
’Gemisini dalgalı sularda yürütmeye çalışan kaptandan farksızdı. Sürekli engellerle boğuştu. Rüzgârı arkasına almadı, tam tersi rüzgâra karşı yürüdü
Yüzünde haksızlığa uğramış olmanın mahzunluğu var. Cezayı hiç de hak etmediğini düşünüyor. Öyle isyan halinde falan da değil. Tam tevekkül içinde, kadere razı. Önünde ajandası açık, sayfalarına dolmakalemle notlar düşülmüş. Masasının üzerinde dosyalar var. Hemen hepsi Türkiye’nin sorunları üzerine...
Dış politika, ekonomi ve siyaset. Tespitler ve çözüm yollarını anlatıyor. Burası çalışma ofisi. Birleştirilen masalar ’t’ şeklinde düzenlenmiş. Aynı anda 8-10 kişiyi ağırlamak mümkün.
Arkasındaki duvar kütüphane. Kitaplar ağırlıklı olarak siyasî ve dinî muhtevalı, klasik ansiklopediler var. Duvarlardaki tablolarda Osmanlı İmparatorluğu’nun arması ve Çanakkale Savaşı’ndan iki askerin yokluk içindeki halini resmeden fotoğraf dikkat çekiyor. Mahzun gözlerle tabloyu işaret ederken sesi titriyor ve ’Biz Çanakkale Savaşı’nı işte böyle kazandık. Tankımız topumuz yoktu ama imanımız vardı. İnanç her şeyin önünde.’ diyor.
Yaşı çok ileri... Cumhuriyet’le yaşıt. Ayağa kalkıp yürümekte güçlük çekiyor. Mutlaka koluna birilerinin girmesi gerekiyor. İlerlemiş yaşının yanı sıra ciddi sağlık sorunları da var. Bel fıtığından muzdarip... Sürekli ilaç kullanıyor. Nedenini anlatırken yıllar öncesine gidiyor; ’Bir açılış için Konya’ya gittik. Programı tamamladık, ardından Ankara’da toplantıya yetişmemiz gerekiyordu. Şoförlüğe hevesli bir arkadaş direksiyona geçti. Önde ise Hasan Aksay arkadaşımız oturuyor. Ankara’ya yaklaşırken bir kamyonla çarpıştık. Hasan Aksay ciddi biçimde yaralandı. Bende bir şey yoktu. Ancak sonradan öğrendik ki omurgada hasara neden olmuş. Belimdeki rahatsızlığın sebebi bu.’
O bunları anlatırken fırtınalı geçen siyasi yaşamını düşünüyorum. HasaÖmrünü verdiği siyasi hayatı düz bir çizgi üzerinde, dertsiz sıkıntısız seyretmedi. Gemisini dalgalı sularda yürütmeye çalışan kaptandan farksızdı. Sürekli engellerle boğuştu. Rüzgârı arkasına almadı, tam tersi rüzgâra karşı yürüdü. Onun için politika, mücadeleden ibaret. Siyasetin nimetlerinden yararlanamadı, payına hep külfetleri düştü. Siyasette yüzü hep millete dönüktü. Toplumun değerlerini devlete taşımaya çalıştı. Bunun için ödemesi gereken bedeller vardı. Bundan kaçınmadı. Kurucusu olduğu partiler yeşerip serpilmeye yüz tuttuğunda kapılarına kilit vuruldu. Pes etmedi. Umutlarını hiç yitirmedi. Her defasında yeniden başladı. Küllerinden dirildi. Önce koalisyon hükümetlerinde küçük ortak oldu, daha sonra ise iktidar... Partisini 1995’te sandıktan birinci çıkarmayı başardı. Başbakan koltuğuna oturdu. Siyasete dışarıdan müdahalenin adı olan 28 Şubat’ın ana hedefiydi. Mahkumiyeti işte bu olağanüstü sürecin bir uzantısı...
Kimden söz ettiğimi anlamış olmalısınız; Necmettin Erbakan’dan... Evinde mahkum. Altınoluk’a ziyaretine gittim, bir saate yakın sohbet ettik. Üzerinde yılların yorgunluğu var. Yüzünde derin çizgiler. Eski görüntüsünden eser yok, oldukça zayıflamış. Günlük gelişmelere ilişkin düşüncelerinin haber olarak yazılmasına sıcak bakmıyor. ’Yerli ve yabancı medyadan çok talep var ama şu an için konuşmayı doğru bulmuyorum.’ diyor. Ülkenin dört bir yanından ziyaretine gelmek isteyenlere de olumlu cevap verememenin üzüntüsünü yaşıyor. ’İstekleri arkadaşlar iletiyor, maalesef kabul edemiyoruz.’ diye iç geçiriyor. Nedeni ise biraz içinde bulunduğu şartlar, biraz sağlık sorunları...
28 Şubat sürecinin olağanüstü şartlarında aldığı 11 aylık hapis cezasını Altınoluk’taki evinde geçiriyor. 12 Eylül’de suçsuz yere 11 ay tutuklu kalmıştı. Devletten alacağı vardı, avukatları mahsuplaşma istedi ancak kabul edilmedi. Evinden dışarı çıkması izne tabi. Cuma namazlarına gidemiyor, mahkumiyeti engel çünkü. Ben başından beri bu cezayı hak etmediğini düşünenlerdenim. Dosyası Adalet Bakanlığı’nda, af için Çankaya’ya gönderilmeyi bekliyor. Bir önceki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in af yetkisini ne kadar bonkör kullandığı düşünüldüğünde, Erbakan gibi yaşı 80’i aşmış, başbakanlık yapmış bir ismin affedilmesine kim itiraz edebilir ki...
|
|
161. muhammet busun - 2008-08-12 19:52:10 |
Bandırmalı Ali Efendi Âhirete Göçtü
Mehmet Şevket Eygi
12.08.2008
Mazanne-i Kiramdan Bandırmalı Ali Öztaylan Efendi hazretleri 95 yıllık ömrünün sayılı nefeslerini tamamladı ve ebediyet yurduna göç etti. Cenazesi 6 Ağustos Çarşamba günü ikindi namazından sonra Bandırma’da toprağa tevdi edildi.
Bir kısmı memleketin çeşitli yerlerinden gelmiş 15-20 bin kişilik bir cemaat bu son yolculukta hazır bulundu. Cenaze namazı sahildeki camide kılındı ve tekbirlerle şehrin üst taraflarındaki, eskiden tekke olan bir caminin haziresine, muhterem bir şeyh efendinin kabrinin yanına defnedildi.
Ali Efendi hazretleri bir efsane idi. Ricalullahtandı, ehlullahtandı... Kesinlikle iddia ederim, iyi Müslüman, iyi insandı. Aynı zamanda iyi vatandaştı. Kimsenin kalbini kırmamıştır, kendisine kötülük edenlere iyilik etmiştir.O gizli bir hazine idi. İyi taraflarını göstermez, bildirmezdi.
Din-i Mübin-i İslâm’a sımsıkı bağlıydı. Şeriat-ı Garra-yı Ahmediyye’ye mütemessik idi. Resul-i Kibriya aleyhi ekmelüttahaya efendimizin sünnetini hayata uygulardı. Halim ve selim bir tabiata sahipti.
O bir muhabbet fedaisi idi. Temiz kalbinde husumete yer yoktu.
Rakik bir kalbi vardı, edib ve nezih bir kimseydi. İflâh olmaz muannid ve harbî kâfirler dışında hiçbir insanı hor görmezdi. Daima güler yüzlü idi. Kâmil olduğu için en mütevâzı o idi.
Kendileri hakkında min gayri haddin çok hüsn-i zan etmekteyim. İnşaallah hayat imtihanını başarılı bir şekilde vermiş ve Dar-ı Hesab ve Ceza’ya mutlu bir şekilde gitmiştir.
Efendimiz, Kurtarıcımız, Büyük Önderimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem “Âhirzamanda benim sünnetimle amel etmek avucunda kızgın kor tutmaya benzeyecektir” diyerek Şeriata ve Sünnete bağlı olmanın sıkıntı ve zahmetlerini dile getirmekte ve bizleri uyarıp müjdelemektedir. Ne mutlu Şeriata ve Sünnete ihlâsla, garazsız ivazsız, sırf Allah rızası için bağlananlara. Onların akıbeti iyi olacaktır inşaallah.
Ali Öztaylan Efendi hazretleri vefat etti, toprağa sırlandı. Bu hem Bandırma, hem bütün Türkiye için büyük bir ziyandır. Onun yeri doldurulamaz.
Kendileri rıhlet ettiler ama yolu hep açıktır. Bu yolun özellikleri şunlardır;
* İslâm’a bağlılık.
* Kur’ân’a bağlılık.
* Şeriata bağlılık.
* Sünnete bağlılık.
* Pîran efendilerimizin mübarek feyizli yollarından gitmek.
* Hep iyilik, hayır hasenat yapmak, sadaka vermek. Açları doyurmak, fakirleri kollamak, kederlileri teselli etmek.
* İnsanların hidayeti için uygun bir şekilde çalışmak. İnsanlara hayırlı ve nurlu öğütler vermek.
* Kötülük yapanlara iyilik etmek.
* Tebessüm etmek.
* Kâlû belâda verilen ahd ü misaka sadık kalmak.
Ali Öztaylan efendi hazretleri için rahmet ve mağfiret diliyorum. İnşaallah mekân-ı Cennet olsun, Cennet’te Resulullah efendimize komşu olsun..
|
|
|