Deftere Yaz  
230. tarikatül aliyye - 2008-08-28 18:06:36
Tesavvuf ve keramete inanmıyanlara (Hadîka) kitâbında cevâb verildi.

34 - Abdülganî Nablüsî (Hadîka) kitabının yüzdoksanıncı sayfasında buyuruyor ki; İbâdetleri iktisâd üzere, yâni ne az, ne de pek aşırı olmıyarak, orta miktârda yapmak lâzımdır. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde meâlen, (Allahü teâlâ, sizin için kolaylık istiyor. Güç işleri yapmanızı istemiyor) buyuruldu. Bunun için, hastanın ve yolcunun oruç tutmamasına izin verdi. Bize ağır ve sıkıntılı işler yapmağı emretmedi. İnsan iki işten birini yapmak karşısında bulunursa, bunlardan hafîf ve kolay olanını yapması daha doğrudur. Peygamberimiz, birinin mescidde saatlerce namaz kıldığını işitti. Mescide gelip, bunu omuzlarından tutarak, (Allahü teâlâ, bu ümmetten kolay işler yapmasını istiyor. Güç işleri beğenmiyor) buyurdu. Allahü teâlâ, bu ümmete kolay şeyleri emretti. İslâm ahkâmına uymak pek kolaydır.

Mâide sûresinin doksanıncı âyetinde meâlen, (Ey müminler! Allahü teâlânın size helâl ettiği tayyıb, yâni güzel şeyleri, kendinize haram etmeyiniz! Helâllere haram demeyiniz! Allahü teâlâ, helâl ettiği şeylere haram diyenleri sevmez!) buyuruldu. [Abdülvehhâb oğlu Muhammed, helâl olan şeylere, hattâ ibâdetlere haram diyor. Hattâ, şirk diyor. Bu âyet-i kerime, Allahü teâlânın bunu sevmediğini bildiriyor. Bir mümin günah işleyince, günahın cezâsından, azâbından kurtulmak için, Allahü teâlâ yol gösterdi. Tevbe ile, kefaret vermekle affedeceğini bildirdi. Devr ile iskât yapılmasına saldırırken, bunlar, kötü kimselerin günah işlemesine yol açan, uydurma şeylerdir diyor. Günahların tevbe ve kefaret ile affedilmeleri karşısında acaba ne diyecek? Bunlar, kötü kimselerin günah işlemelerine yol açıyor diyerek, Allahü teâlânın gösterdiği kolaylığa ve merhamete de dil uzatacak mı?]

Hadis-i şerifte, (Allahü teâlâ, emrettiği şeyleri yapmanızı sevdiği gibi, izin verdiği şeyleri yapmanızı da sever) buyuruldu. Zarûret olduğu zaman, haram işlemeye ve farzı terk etmeye (ruhsat), izin verilmiştir. Yâni azâb yapılmaz. Zarûret zamanında da, dînin emirlerini yapmaya (azîmet) denir. Bâzan, azîmet olanı yapmak daha iyidir. Meselâ, ölüm ile korkutulan kimsenin, îmanını gizlememesi böyledir. Öldürülürse, şehit olur. Bâzan ruhsat olanı yapmak, daha iyi olur. Yolcunun oruç tutmaması böyledir. Yolcu, orucu tutarak hastalanır, ölürse günaha girer.

Ahkâm-ı islâmiyyeye, yâni şeriate uymaktan kurtulmak için, mezheplerin ruhsatlarını, kolaylıklarını araştırıp, bunlara göre iş yapmak câiz değildir. Böyle araştırmaya (Telfîk) denir. İhtiyâç olunca, başka mezhebe geçmek veya birkaç şeyi başka mezhebe göre yapmak câizdir. Farzı yapmamak veya haramı yapmak için hîle yapmak haramdır. Buna, (Hîle-i bâtıla) denir. Birşey, farz veya haram olmadan önce, farz veya haram olmasını önlemek câizdir. Buna (Hîle-i şer’ıyye) denir.

Abdüllah Mûsulî, [Mûsulî 683 [m. 1285] de vefât etti.] (Muhtâr) kitabının şerhi olan (İhtiyâr) kitabında diyor ki, (Farzları yapamıyacak kadar zayıflatan riyâzet, yâni az yimek câiz değildir. Kendinin ve çoluk çocuğunun nafakasını kazanacak ve borçlarını ödiyecek kadar çalışıp kazanmak farzdır. Bu niyet ile çalışan kimse, borcunu ödiyemeden ölürse, azâb çekmez. Hadis-i şerifte, (Her erkeğin çalışıp kazanması farzdır) buyuruldu. Bundan fazlası için çalışmamak câizdir. Âdem aleyhisselâm buğday eker ve ekmek yapardı. Nuh âleyhisselâm neccâr, marangoz idi. İbrâhîm aleyhisselâm kumaş tüccârı idi. Dâvüd aleyhisselâm demirci idi. Süleymân aleyhisselâm zenbil yapardı. Muhammed aleyhisselâm, önce koyun güderdi. Sonra ticâret yaptı. Sonra cihâd yapardı. Asker idi. Ebû Bekr-i Sıddîk, kumaş tüccârı idi. Ömer-ül-Fârûk, kösele dikerdi. Osman-ı Zinnûreyn gıdâ maddeleri idhâlâtçısı idi. Ali işçilik ve cihâd yapardı. Çoluk çocuğunun bir yıllık nafakasını toplıyacak kadar çalışmak mubâhtır. Müslümanlara yardım için, cihâd etmek için, fazla çalışıp kazanmak müstehabdır, iyidir. Hadis-i şerifte, (İnsanların en iyisi, insanlara faydalı olandır) buyuruldu. İhtiyâr kitabından tercüme tamam oldu. Gösteriş için, övünmek için kazanmak tahrîmen mekruhtur. Mültekâ kitabında haramdır denildi. Çalışmak rızkı arttırmaz. Rızkı veren, Allahü teâlâdır. Çalışmak, sebebe yapışmaktır. Sebeplere yapışmak sünnettir.

Çalışan insan beş türlü olur; Birincisi, rızkın yalnız çalışmaktan geldiğine inanır. Kâfirler böyledir. İkincisi, rızkın Allahdan geldiğine ve çalışmanın, sebebe yapışmak olduğuna inanır. Çalışırken, Allahü teâlâya âsî olmaz. Haram işlemez. Hâlis, sâlih müminler böyledir. Üçüncüsü, rızkın Allahü teâlâdan geldiğine inanır ise de, çalışırken Allahü teâlâya âsî olur. Fâsık müminler böyledir. Dördüncüsü rızkın hem Allahü teâlâdan, hem de çalışmaktan geldiğini sanır. Müşrikler böyledir. Beşincisi, rızkın yalnız Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Fakat rızkı verir mi vermez mi bilmez. Münâfıklar böyledir.

Âlim bin Alâ, [Âlim bin Alâ 688 [m. 1289] da vefât etti.] (Zâd-ül-misafir) ve (Tâtârhâniyye) ismindeki fetvâ kitabında diyor ki, Câmide, evde kapanıp hep ibâdet etmek ve yiyip içip, evlenmek, gezmek gibi eğlenceleri ve helâl kazanmağı terk etmek, tahrîmen mekruhtur.

Suâl; Din âlimlerinin yukarıdaki sözleri, tasavvufcuların riyâzet ve sıkıntılı yaşamağı övmelerine uymıyor. Bu ikisinden hangisi daha iyidir?

Cevap; Tasavvufculardan bir kısmı, (Kırk gün aç kalan, ilâhî sırları anlamaya başlar) dedi. Sehl bin Abdüllah, onbeş günde bir yirdi. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, Ebû Bekr-i Sıddîk altı günde bir yirdi. Cüneyd-i Bağdâdî hergün dörtyüz rekât namaz kılardı. Sehl bin Abdüllah, yedi yaşında hâfız oldu. Hergün oruç tutardı. On iki sene, yalnız arpa ekmeği yidi. Abdülvehhâb-i Şa’rânî hergün akşam ile yatsı arasında Kur’an-ı kerimi iki kere hatm ederdi. Buna inanmakta tereddüd etmemeli. Evliyâda ruhanî kuvvet vardır. Ruh, bir ânda çok şey yapar. [Sehl bin Abdüllah Tüsterî 283 [m. 896] de Basrada, Abdül-vehhâb-ı Şa’rânî 973 [m. 1565] de, imam-ı Gazâlî 505 [m. 1111] de Tus şehrinde vefât etti.]

Âlimler, (ibâdetlerde aşırı gitmemeli, kendini sıkıntıya düşürmemeli) buyurdu. Bu sözleri, bütün ümmet için farz veya vâcib veya sünnet olan şeylerdedir. Her müslümanın böyle yapması lâzımdır. Tasavvufcuların çektikleri sıkıntılar ise, nâfile ibâdettir. Herkesin yapması lâzım değildir. Tegâbün sûresi onaltıncı âyetinde meâlen, (Gücünüz yettiği kadar, Allahdan korkunuz!) buyuruldu. Furkan sûresi yetmişinci âyetinde meâlen, (Îman edip tevbe eden ve sâlih ameller işliyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allahü teâlâ günahları affedici, acıyıcıdır) buyuruldu. Vahşî, bu âyeti işitince, affiçin şartlar bildiriyor. Bu şartları yapamazsam korkarım. Bunun daha kolayı yok mudur dedi. Buna karşılık, (Allahü teâlâ, dilediği kullarının şirkten başka herşeyini affeder) meâlindeki âyet geldi. Vahşî, bunu işitince, Allahü teâlâ, beni affetmek dilemezse, ne yaparım dedi. Bunun üzerine, (Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allahın rahmetinden Ümidinizi kesmeyiniz! Allahü teâlâ, bütün suçları affeder.O, gafûr, rahîmdir) meâlindeki âyet-i kerime geldi. Vahşî, bu müjde bana yeter dedi. Îman etti. Bu âyet-i kerime, kıyâmete kadar gelecek olan herkes için müjdedir. Su bulamıyanların teyemmüm etmeleri için de, önce (Temiz topraktan ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) ve sonra, (Temiz topraklı ellerinizi, ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) meâlindeki âyet-i kerime geldi. Toprağı sürmeyi emreylemedi. Emri kolaylaştırdı. Allahü teâlâ, Peygamberine Mekke dağlarını altın yapayım ister misin buyurunca, bu altınları Allah yolunda ve düşmanlarla cihâd için kullanmağı düşünmedi. İstemedi. Güçlük çekmeyi arzu eyledi. Tebük gazvesinde ise, (Bu orduya lâzım olanları getirene Cenneti müjdeliyorum) buyurarak, Eshâbından yardım istedi. Resûlullahın uzun günler orucunu bozmadığı ve açlıktan mübârek karnına taş bağladığı, kitaplarda yazılıdır. Mübârek ayakları şişinceye kadar geceleri, çok namaz kıldığı da bildirilmiştir. Mübârek zevceleri de, böyle çok ibâdet yaparlardı. Fakat, ümmetine çok merhamet ettiği için, onların böyle sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat ile emrederdi. Kendisi azîmet ile ibâdet yapardı. Din demek, yalnız emir demek değildir. Ruhsat ile azîmetin ikisi de dindir. Tahrîm sûresinde, (Allahü teâlânın helâl ettiklerini kendinize haram etmeyiniz!) meâlindeki âyet-i kerime, (Ruhsat, izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz zühd olur, iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. Hadis-i şerifte, (Sünnetimi kabûl etmiyen benden değildir!) buyuruldu ki, ruhsat, izin verdiğim şeyleri kabûl etmeyip, kendine sıkıntı veren benden değildir demektir.

Tasavvuf büyükleri, ruhsat ve azîmetten, ikincisini seçmişlerdir. Ruhsat ile amel etmeyi de inkâr etmemişlerdir. Herkese ruhsat ile amel etmeyi emretmişlerdir. Resûlullah de, böyle yapardı. Tasavvuf demek, Kitaba ve sünnete uymak, bid’atlerden sakınmak ve tasavvuf büyüklerine saygılı olmak ve herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir. Ehl-i sünnet âlimleri, azîmet ile, verâ ile hareket ettiklerinden, bir haram işlememek için, yetmiş helâli terk ederlerdi. Ebû Bekr-i Sıddîk buyurdu ki, (Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helâli terk ederdik.)

Resûlullah, Ebû Hüreyreye, (Verâ üzere ol ki, insanların en âbidi olursun!) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, din demek, yalnız ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azîmet, zühd ve verâ da dindendir. Riyâzetin, açlık çekmenin tahrîmen mekruh olması, buna dayanamıyanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü, kendini tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhanî kuvvetleri, bu tehlikeyi önliyenler için, riyâzet çekmek câiz ve faydalı olur.

Rehberin lâzım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan Rehber, talebenin sıhhatini, mizâcını, ruhunun kuvvetini anlar. Ona uygun olan miktârda riyâzet etmeyi emreyler. Onu tehlikeden korur. Kâmil olan Rehber, hem beden, hem de ruh ve din mütehassısıdır. Resûlullah efendimizin vârisi, vekîlidir. Kâmil olan Rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, islâmiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir. Farzı terk etmeye sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur. Nâfile ibâdetleri izinle yapmak, bunun için lâzımdır.

Resûlullah, ümmetine çok merhametli idi. Mîraç gecesi, elli vakit namazın beş vakte inmesini diledi. Ümmetine sıkı emirler gelmesine yol açmaması için, Eshâbının sıkıntılı riyâzetler yapmalarına izin vermezdi. Onun, ümmetine çok faydalı olacak ibâdetleri bildirmiyeceği ve yapılmalarını önliyeceği düşünülemez. Herşeyin en iyisini, en faydalısını söylemiş, yapmış ve yaptırmıştır. Ruhsat ile amel, aşırı ve noksan olmaksızın kulluk etmek, bütün ümmeti için faydalı olacağından, bunları açıkça yapmış ve emreylemiştir. Eshâb-ı kirâmın yükseklerine ise, gizli bilgiler ve ibâdetler öğretmiştir. Bekara sûresinin ikiyüzseksenikinci âyet-i kerimesinde meâlen, (Allahdan korkunuz! Böylece, size çok şeyler öğretir) buyuruldu. Bu (çok şeyler), ilâhî marifetler, gizli bilgilerdir. Hadis-i şerifte, (İlmin, inceleri ve gizlileri vardır. Bunları ancak Allah adamları bilir. Bildiklerini söylerlerse, câhiller bunlara inanmazlar) buyuruldu.

İmâm-ı Kastalânînin (Mevâhib) kitabında yazılı olan mîraç hadisinde, (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü, bu ilmi benden başka hiç kimse anlıyamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi) buyuruldu. Görülüyor ki, Resûlullah, Allahü teâlânın bana bildirdiği ilim, yalnız ümmetin hepsine bildirilmesi emrolunan ilimdir buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim (Vilâyet) yâni evliyâlık, tasavvuf ilmidir. Bu ilim, islâmiyetin bâtınını ve hakîkatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takvâ ile elde edilir. Kehf sûresinde, Hızır aleyhisselâm için, (Ona Bizden ilim verildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, (Vilâyet ilmi)ni bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emrolunan (Fıkh bilgileri), Resûlullahın mübârek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, vilâyet marifetleri de, Onun mübârek kalbinden çıkıp, kalblere akmaktadır. Bunun içindir ki, Ebû Hüreyre, (Resûlullahdan iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. İkincisini bildirmiş olsam, anlıyamaz, beni öldürürsünüz) dedi. Birincisi, (İlm-i zâhir)dir. İkincisi (İlm-i bâtın)dır. Bunu ancak, Evliyâ ve Sıddîklar bilir.

Tasavvufcular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyâzetler çekiyor, mücâhedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufcu kılığına girmişler, bu mübârek yolu, dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, islâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik mi’yâr islâmiyettir. İslâmiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalb ve ruh mütehassısıdır. Tâlibin kalbindeki hastalığı anlıyarak, ona uygun olan riyâzeti ve zikri seçer, yaptırır. Bekara sûresinin onuncu âyetinde meâlen, (Kalblerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedâvîsi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyâzete, sıkıntıya lüzûm kalmıyordu. Eshâb-ı kirâmın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübârek kalbinden feyz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyânın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyâzetler, sıkıntılar çekerek, kalb hastalıklarından kurtulmaya çalışmışlardır. İlm-i bâtın, ilm-i zâhirden ayrılmaz. Her ikisine kavuşanlara, (Ulemâ-i râsihîn) denir. Resûlullaha vâris olan ulemâ, yalnız bunlardır. Riyâzet, sıkıntı çekerek, kalblerini tedâvî edenler, ilm-i bâtına kavuşunca, riyâzeti bırakırlar. Yalnız farzları, sünnetleri yaparlar. Eshâb-ı kirâm gibi bâtınları ile de, kalbleri ile de, ibâdet ederler. Pazarda alış veriş etmeleri onların bâtın ibâdetlerine zarar vermez. Allahü teâlâyı bir ân unutmazlar. Kur’an-ı kerimde, bunlar övüldü. Nûr sûresi, otuzyedinci âyetinde meâlen, (Alış verişleri, Allahı unutturmaz!) buyuruldu. Eshâb-ı kirâm riyâzet çekmeden bu dereceye kolayca ve az zamanda yükseldiler. Hz. Ömer, ilk sohbetinde yükseldi. Eshâb-ı kirâma riyâzet çekmeleri için izin verilseydi, din âlimleri, mezhep imamları, onların riyâzetlerini kitaplarına yazarak, bütün müslümanların böyle yapmaları lâzım olurdu.

Hadis âlimlerinden Muhammed bin Abdüllah Hâkim Nişâpûrînin (Müstedrek) kitabında bildirdiği hadis-i şerifte, (Deccâlın zamanında bulunan müminlerin gıdâsı, meleklerin gıdâsı gibi, tesbîh ve taktîs etmek olur. Allahü teâlâ, o zaman tesbîh ve taktîs edenlerin açlığını giderir) buyuruldu. Bu da gösteriyor ki, Allahü teâlâ, dilediği kullarına öyle hâl verir ki, yimeye, içmeye ihtiyaçları kalmaz. Deccâl zamanında, bütün müminlere bu hâli ihsân edecektir. Deccâlın fitnelerinden biri şudur ki, uğradığı şehirlere, (Bana ibâdet ediniz, bana uyunuz!) diyecek. Ona uyarlarsa, göke emrederek yağmur yağacak, yere emrederek, ekin çıkacaktır. Ona uymazlarsa, emredip, hiç yağmur yağmıyacak ve yerden ot bitmiyecektir. Herkes aç kalacaktır. Hadis-i şerif, bu fitnenin müminlere zarar vermiyeceğini bildiriyor. Müminler tesbîh ve taktîs okuyarak, açlık duymıyacaklardır. [Hâkim-i Nişâpûrî 405 [m. 1014] de Nişâpûrda vefât etmiştir.]

Zühd, sabr, riyâzet, açlık gibi sıkıntı çekmenin islâmiyete uymadığını zannetmemelidir. Çünkü islâmiyet, bedene eziyyet ve zarar veren şeyleri yasak etmiştir. Bu riyâzetler, tasavvufculara zarar vermemektedir. Bunlar da, islâmiyetin her hükmü gibi, Resûlullahdan gelen İslâm dîninden bir parçadırlar. Bu işleri ve bunları yapan Evliyâyı inkâr etmek, dînin bir parçasını inkârdır.

Tasavvufcular riyâzet yapıyor diyerek, bunları Peygamberlerden, hattâ Eshâb-ı kirâmdan daha üstün sanmamalı ve daha üstün tutmamalıdır. Evliyânın hiçbirine de dil uzatmamalıdır. Evliyânın büyüklüğünü anlıyamadığı için, kusuru kendinde bilmelidir. Hadis-i şerifte, (Kendi ayblarını, kusurlarını düşünmekten, başkalarının ayblarını araştırmıyana müjdeler olsun!) buyuruldu. Sehl bin Abdüllah Tüsterî buyurdu ki, (Günahların en kötüsü, müslümana kötü gözle bakmaktır. İnsanların çoğu, bunu günahtan saymazlar. Tevbesini hiç yapmazlar). Bir kimse, Evliyânın hepsine hüsn-i zannedip, övse, yalnız bir Velîyi, dînimize uygun bir sebep göstermeden kötülese, o hüsn-i zanlarının hiç faydası olmaz. Evliyânın hepsini tasdik etmiyen kimse, Velî olamaz. Allahü teâlânın bir Velîsini, kötü gözle bakarak inciten kimse, dînin bir parçasını kötülemiş olur. Muhammed Ebül-mevâhib-i Şâzilî buyurdu ki, (Zamanındaki Evliyâya saygılı olmayan, Evliyâ defterinden silinir hemân). Muhyiddîn-i Arabî buyurdu ki, (Evliyâya ve ilmi ile âmil olanlara düşmanlığın küfür olduğunu, büyüklerin çoğu bildirmiştir). Abdülvehhâb-i Şa’rânînin üstâdı, Aliy-yül-havâs buyurdu ki, (Evliyâdan ve ulemâdan birine düşman olandan uzaklaşmak lâzımdır). Velîye ve âlime karşı gelmek, dalâlettir. Kendini helâk etmektir.

Allahü teâlânın Velîleri, ilmi ile âmil olan âlimlerdir. Bunlardan ölü veya diri olan birisini dil veya kalb ile inkâr etmek, açık bir küfürdür. İnkâr edenin kâfir olacağını bütün müslümanlar sözbirliği ile bildirmişlerdir. Müslümanların bütün mezheplerine göre kâfir olurlar. Çünkü, dîn-i islâmı inkâr etmektir. Câhil ve ahmak olduğu için, bu inkârını anlamamaktadır. Bâtıl ve bid’at olan birşeyi ve kendine göre çirkin olan birşeyi inkâr ettiğini zannetmektedir. Velînin işini ve sözünü böyle sanarak, bu tehlikeye düşmekte, ona fâsık veya kâfir, zındık demektedir. Hâlbuki, Allahın Velîsi, bunun kötülediği şeylerden çok uzaktır. Sözleri ve işleri islâmiyete uygundur. Tâat ve kurbettir. O câhil ise, inat etmekte, Evliyânın ilimlerini, sıddîkların marifetlerini anlamamaktadır. Kalbi ölmüş. Hakîkati göremiyor. Küfür veya dalâlet, ilhâd ve zındıklık çukuruna kendisi batmıştır. Tevhîd ehli olduğunu, tâat yaptığını, insanlara ilim ve feyz verdiğini sanıyor. Kıyâmet günü küfrünün cezâsını bulacak, zulmlerinin, iftirâlarının azâblarını çekecektir. Dünyada kendine ve benzerlerine kâfir demiyor. Çünkü, hepsi inkârda ortaktırlar. Kendilerini müslüman sanıyorlar. Hâlbuki, müslümanlar, bunların kâfir olduklarını bilmektedir. Çünkü müslümanlar, Allahü teâlânın Evliyâsına inanıyorlar. Onların doğru hâllerine inanıyorlar. İnkâr edenlerin anlamamaları, bilmemeleri özr olmaz. Çünkü, dînini bilmemek özr değildir. Bunların Evliyâyı bilmemeleri, yahudilerin, hıristiyanların ve mecûsîlerin ve putlara tapanların, Muhammed aleyhisselâmın hak dînini bilmemeleri gibidir. Onların bilmemeleri özr olmadığı gibi, bunların bilmemesi de özr olmaz.

Allahü teâlânın Evliyâsını inkâr etmek, islâm dîninin herhangi bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. İslâmiyeti inkâr eden mürtede yapılan cezânın, Evliyâyı inkâr eden kâfire de yapılması lâzımdır. Önce, bu inkârından vazgeçmesini, tevbe etmesini isteriz.

Evliyâ ve Peygamberler, ne kadar yüksek olurlarsa olsunlar, Allaha kul olmaktan kurtulamazlar. Hârika, kerâmet hâsıl olmasında, kulların hiç te’sîri olmadığı gibi, âdet üzere yaratılmakta olan şeylerde de, te’sîrleri yoktur. Herşeyi, yalnız Allahü teâlâ yaratmaktadır. Evliyânın ve Peygamberlerin, hiçbirşeyin yaratılmasında te’sîrleri olmaz. Fakat Allahü teâlâ, Evliyâsını ve Peygamberlerini, başka kullarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği nîmetlerini, bunlara ihsân etmiştir. Allahü teâlâ, her insanın istekli işlerini, insanların istemelerinden sonra, dilerse yaratmaktadır. İnsanların istediği şeyleri, O istemezse yaratmaz. İnsanların istedikleri bazı şeyleri, O da hep istemekte ve hep yaratmaktadır. Meselâ, insan kolunu kaldırmak, gözünü kırpmak isteyince, O da hemen istemekte ve hemen onun kolunu kaldırmaktadır. İstememesi pek nâdirdir. İnsanların bazı isteklerini ise, O nâdiren istemekte ve yapmakta ve çok zaman istemeyip yapmamaktadır. Dünyadaki isteklerimizin çoğu böyledir. Fakat bu da, insandan insana değişmekte olduğu hergün görülmektedir. İşte Allahü teâlâ, Evliyâsının ve Peygamberlerinin isteklerinin çoğunu, kol kaldırmak ve göz kırpmak gibi, hemen dilemekte ve yaratmaktadır. Bu onlara karşı, Allahü teâlânın bir ihsânıdır. Burada, Evliyânın birbirlerine göre farkları olduğu gibi, hiçbir Velî, hiçbir Peygamber derecesine varamaz. Hiçbiri dünyaya değer vermedikleri için, Allahü teâlâdan dünya için birşey istemezler. Dünyadan her istedikleri de âhıret için ve Allah içindir. (Hadîka) kitabından tercüme burada tamam oldu.

Allahü teâlânın Evliyâsı mezhepsizlerin türeyeceklerini ve Evliyâyı inkâr edeceklerini, yüzlerce sene önce, kerâmet olarak anlamışlar. Sapık, hattâ kâfir olacaklarını bildirmişler. Müslümanların, bunlara aldanmamaları için lâzım olan herşeyi yazmışlardır. Evliyâya inanmak için yalnız bu açık kerâmetleri yetişmez mi?

229. tarikatül aliyye - 2008-08-28 17:50:22
anti tasavvuf sen imami azam ebu hanifeden... imami gazaliden.. imami rabbani hz mevlanadan seyyid abdulkadir geylaniden.. dahami alimsin... ula siz harbiden ahmak cahil basiretsiz kin nefret nifak dolu ümmetin fesatcilarisiniz..

228. antitasavvuf - 2008-08-28 14:30:59
Her insan gibi, doğru yola girenlerin de bazı istekleri ve gelecekle ilgili endişeleri vardır. Tuzakçılar, asıl oyunu burada oynarlar. Din büyüklerine, Allah’a ait bazı özellikler yükler, onların aracılığı ile sunulan isteklerin kabul edileceğini ve Ahirette şefaatlerinden yararlanılacağını, üstüne basa basa söylerler. Allah’ın kitabını da buna uygun yorumlar, aykırı gelen ayetleri başka tarafa çekerler.

Hepsi de ölmüş olan o büyükleri, kendileri temsil ederler. Buna layık olduklarını göstermek için farklı giyinir, farklı konuşur ve farklı davranırlar. Büyüklere ait olduğunu söyledikleri hayali hikayelerle kendilerine destek ararlar.

Aklını kullanan herkes, bunun bir oyun olduğunu anlar, ama arzuları okşadığı için bir çok kimse bundan etkilenir. Böyle kimseler başlangıçta, akıllarıyla duyguları arasında çatışma yaşarlar. Sonra duyguları ağır basar ve tuzağa düşerler. Daha sonra en küçük tesadüfü tuzakçıların kerameti sayar, onlara kul-köle olurlar. Hepsi de bu oyunun farkında olduğu için bir suç çetesi gibi birbirlerine kenetlenirler.

Allah’a yönelen her insan bu tuzaklarla karşılaşır. Bu gibiler çoğunlukla duygu yüklü olurlar. Onların duyguları, çevrelerinde oluşturulan yoğun hurafe bombardımanı ile birleşince tuzağa düşmeleri kolaylaşır. Nesilden nesile yapılan eklemelerle Allah’ın dininden uzak, ama onu istismar eden büyük bir cemaat ortaya çıkar.

227. cumaali - 2008-08-28 12:55:02
RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHIN ADIYLA
eğer yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan seni allah yolundan saptırırlar onlar ancak zan ardından yürürler ve onlar sadece saçmalarlar
EN´ÀM SÜRESİ 116 AYET


226. antitasavvuf - 2008-08-28 08:32:34
bu dini eyip bükenlerin kendilerine evliya diyerek makamlar uyduranların ayetlerin manalarını çıkarları uğruna değiştirip tevil edenlerin peygambere demediği halde bunu dedi diyerek yalan uyduranların yalanları düzüp düzüp kendi inananların elleriyle yazdıklarını bu Allah katındandır diyenlerin acaba Allaha ne cevap verecekler.bunların iki cihanda yeri varmı islamla bir ilgisi varmı acaba. Kullar senin kulların din senin dinin Ya Rabbi şahit ol benim bunlarla bir ilgim alakam yok. bunlarla olmaktan sen beni koru

225. tasavvuf sönmez - 2008-08-27 17:48:14
Veliler ve Velayet

VELİLER VE VELÂYET

Veliler ve Velâyet;

Veli; dost, sevgili, ermiş gibi mânâlara gelir. “Evliyâullah” Allah-u Teâlâ’ya dost olanlardır.

Velâyet ise; Allah-u Teâlâ’nın kulunu, kulun Mevlâ’sını dost edinmesi, Hâlik ile mahlûk arasındaki karşılıklı sevgi ve dostluk demektir. Kulun Hakk’ta fâni olup O’nunla bekâ bulmasından ibarettir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır;

“Allah müminlerin dostudur.” (Âl-i imran; 68)

Allah-u Teâlâ’nın kuluna yakınlığı dünyada ona lütfedeceği mârifeti ile, ahirette de rıdvan ile vukua gelir. İlim ve kudretiyle yakınlığı bütün insanlara şâmildir, ünsiyeti ile yakınlığı ise velilere hastır.

Saîd bin Cübeyr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize evliyâullahın kimler olduğu sorulduğunda şöyle buyurmuştur;

“Onlar öyle kimselerdir ki görüldüklerinde Allah zikrolunur, onları gören Allah’ı hatırlar.” (Câmiüs-sağîr)

Bu Hadis-i şerif’e göre Allah dostlarının sîret ve halleri Allah-u Teâlâ’yı akla getirir. Çünkü onlarda edep, hayâ, huzur, huşu ve tevâzu alâmetleri dikkati çeker.

“Yüzlerinde secde izinden nişanları vardır.” (Fetih; 29)

Âyet-i kerime’si bu hususa işaret eder.

Onlarla bulunan, sohbetlerinden istifade eden, öğüt ve irşadları istikametinde Allah-u Teâlâ’ya kulluk vazifelerini ifâya çalışan kimseler, bu Hadis-i şerif’in sırrını onlarda açıkça görürler.

Amr bin Cemuh -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i kudsî’de ise Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır;

“Kullarımdan benim velilerim ve halkımdan sevdiklerim o kimselerdir ki, benim zikrimle zikrolunur ve zikirleri ile ben zikrolunurum.” (Râmuz el-Ehâdis)

Yüzyirmidörtbin peygambere mukabil her asırda yüzyirmidörtbin veli bulunur.

Allah-u Teâlâ veli kulları hakkında;

“İyi bilin ki, Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar.” buyuruyor. (Yunus; 62)

Allah korkusu her korkuyu silmiş olduğu için başka korku kalmamıştır. İlerisi daha güzel olduğu için de geçmiş ile ilgili hüzün yoktur, müjdeler vardır.

“Onlar iman edip takvâya ermiş olanlardır.” (Yunus; 63)

Velâyet nurları üzerlerine akseder durur. Tam bir iman ile ilâhî emirleri ve hükümleri ifâya devam ederler. Her türlü haram ve şüpheli şeylerden sakınırlar.

“Dünyâ hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır.” (Yunus; 64)

Bu da onların hususiyetleridir. Allah-u Teâlâ’nın kendilerine karşılık olarak teveccühü ve ikramıdır. Dünyada da müjdelenmişlerdir, ahirette de müjdelenmişlerdir.

Dünyadaki müjde Allah-u Teâlâ’nın dostluğu ve onlara olan teveccühüdür. Bundan daha büyük müjde olur mu?

Onlar ahirette de O’nunla olacaklardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlar;

“Cennetliklerin Allah katında en kıymetli olanları, Vech-i İlâhî’ye sabah ve akşam nazar ederler.” (Tirmizi; 2556)

Daha sonra şu Âyet-i kerime’leri okumuşlardır;

“Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar, Rabblerine bakarlar.” (Kıyâmet; 22-23)

Bunlar mukarreblerdir ve Adn cennetinin ehlidirler.

“Allah’ın verdiği sözlerde aslâ değişme yoktur.” (Yunus; 64)

O’nun verilmiş hükmünü kaldıracak hiçbir kuvvet yoktur, olması ihtimali de mevcut değildir. Elbette ki ilâhî vaad tamamen gerçekleşecektir.

“Bu en büyük saâdetin tâ kendisidir.” (Yunus; 64)

Evliyâullahın dünyada ve âhirette müjdelenmiş olmaları öyle bir ihsan-ı ilâhîdir ki, bunun fevkinde bir nimet tasavvur edilemez.

Çünkü onlar peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, sâlihlerle beraber bulunurlar. En büyük saâdet ise; Allah-u Teâlâ’nın cemâl-i bâkemâli ile müşerref olurlar. İşte bundan daha büyük saâdet olamaz.

Velâyet; “Bâtınî” ve “Zâhirî” olmak üzere ikiye ayrılır.

Bâtınî velâyet, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin velâyetidir. Zâhirî velâyet ise beşeriyetin mazhariyetine göredir. Bir kısmı umumî olup, buna “Velâyet-i amme” adı verilir. Bütün enbiyânın, evliyânın ve tevhid ehlinin velâyetidir. Hususi olana ise “Velâyet-i hassa” denir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize ve onda fâni olan kutuplara mahsustur.

Bir velâyet hangi mertebede vâki oluyorsa, o mertebeye göre isim alır. O mertebe ve makamlardan süzülen bir veli ise o nisbette Hakk’a tekarrüb eder.



HADİS-İ ŞERİF’LER

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ’nın veli kullarını Hadis-i şerif’lerinde şöyle beyan eder;

“Cenab-ı Hakk’ın koruması ile belâ ve musibet, ibadete düşkün olan Mü’min-i kâmilin kalbini zikir ve fikirden men eyleyemez.” (C.Sağir)

“Mahlûkattan hiçbir şeye lânet etmemek, velilik makamında bulunan ‘Ebdal’ların alâmetidir.” (Münâvi)

“En hayırlılarınız size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminizi artıran ve davranışları sizi ahirete teşvik edendir.” (C.Sağîr; 3995)

“Cenab-ı Allah dünyaya; ‘Bana hizmet edenlere hizmet et!’ diye ferman buyurur.” (Münâvi)



HADİS-İ KUDSÎ

Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî’de şöyle buyurmaktadır;

“Kim benim bir veli kulumu korkutursa, bana harp için meydan okumuş gibi olur. Mümin kulum bana, üzerine farz kıldığım ibadetlerle yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Mümin kulum nafile ibadetlere devam eder ve nihayet ben onu severim. Kimi de seversem onun için kulak, göz ve (ona güç veren) arka olurum. Benden bir şey isterse ona verir, bana dua ederse, ona icâbet ederim. Yaptığım hiçbir işte, mümin kulumun ruhunu almak hususunda tereddüt ettiğim gibi tereddüt etmedim. O ölümden hoşlanmaz, ben de ona kötülük etmekten hoşlanmam, ancak bu da mutlaka olacaktır.

Mümin kullarımdan bir kısmı bazı ibadetlere zevkle dalar, fakat ben onu ondan alıkorum ki kalbine kendini beğenme hali girip de onu ifsad etmesin.

Bazı kullarım vardır ki, onlara ancak zenginlik yaraşır. Şayet onu fakirleştirirsem (bu fakirlik) onu yoldan çıkarır.

Bazı kullarım vardır ki, ona ancak fakirlik yaraşır. Eğer ona bol rızık versem, bu onu yoldan çıkarır.

Öyle kullarım vardır ki, ona ancak sağlık yaraşır. Şayet onu hastalandırırsam, bu onu yoldan çıkarır.

Öyle kullarım vardır ki, ona ancak hastalık yaraşır. Eğer onu sağlığına kavuşturursam, bu onu ifsad eder.

Şüphesiz ki ben kullarımın kalblerindekileri bilerek onları idare ederim. Muhakkak ki ben her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olanım.” (Kenzü’l-ummâl)



EVLİYÂULLAH SEVGİSİ

Allah-u Teâlâ’nın veli kullarının cümlesine hürmet edip sevgi beslemelidir. Zira onlar Hakk’ın sevdiği ve muhabbet için seçtiği kullarıdır.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki;

“Biz kimi dilersek onu derece derece yükseltiriz.” (En’am; 83)

İşte bunlar bu derecelere yükselttiği kullardır. Gerçek bahtiyar insan bunlardır.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır;

“Bize kendi katından bir veli ver, bize kendi katından bir yardımcı ver.” (Nisâ; 75)

Bazı zevât-ı kiram bu Âyet-i kerime’yi;

“Bize senden sana gitmemizi gösterecek, bize kılavuzluk edecek bir veli ver.” şeklinde mânâlandırmışlardır.

Duâlarında Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin;

“Ey Allah’ım! Bana kendi sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak olanların sevgisini nasip eyle.” (Tirmizi)

Buyurmaları, bu sevginin çok mühim olduğunu ifade etmektedir.

Allah-u Teâlâ bir kulu hayra yöneltirse, o hep iyileri sever. Bu, hukuk-u peygamberiye gereğidir. Hakk’ın dostlarını sevmek ve onların sevgisini kazanmak büyük bir nimet, dünya ve ahiret sermayesidir. Onlara Allah için gönülden bağlı olanlar, ahirette de onlarla beraberdirler. Onların gönüllerine girenler onlarla ilhak olurlar.

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri;

“Sâdât-ı kiram ve Pirân-ı izam Efendilerimiz hakkında besleyebildiğim cüz’i bir muhabbetten başka bir sermayem yoktur.” buyurmuşlardır. (31. Mektup)

Yusuf Aleyhisselâm’ın bir peygamber olduğu halde;

“Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da ahirette de benim yârim yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat.” (Yusuf; 101)

Diye duâ ettiğini Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde haber veriyor.

O, bu dilek ile ahirete intikal etmiştir. Gerçekten Allah’a gönülden bağlı olanların can atacakları arzu ve gaye işte bu sondur.

Evliyâullah’a yakın olan feyz ve berekete nâil olur. Bir istekte bulunurken, bu gibi zevât-ı kiramın yüzü suyu hürmetine istemek çok faydalı olduğu gibi, onları vasıta yaparak Allah-u Teâlâ’ya sığınmak da çok mühimdir.

Suçlu bir çocuğun, kabahati anında babasının çok sevdiği bir dostuna sığınması ve kendisini affettirmesi gibidir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki;

“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip de Allah’tan tevbekâr olarak günahlarının bağışlanmasını isteselerdi, sen Peygamber de kendileri için af isteyiverseydin, elbette Allah’ı affedici ve merhametli bulurlardı.” (Nisâ; 64)

Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî’de veli kulları hakkında şöyle buyurmaktadır;

“Muhakkak ki Ebrar’ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir.”

Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ’nın onların üzerinde ne kadar sevgisi var, onlara kavuşmak için ne kadar arzusu var?

Gurbette bulunan bir oğul annesine kavuşmayı ister, amma annesi oğluna kavuşmayı daha çok ister.

Onlara düşmanlık ise Allah-u Teâlâ ile harp etmek demektir.

Diğer bir Hadis-i kudsî’de ise şöyle buyurur;

“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.

Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim. Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.) Ne dilerse onu yerine getiririm. Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim.” (Buharî. Tecrid-i sarih; 2042)

Allah-u Teâlâ onları muhafaza eder, onları kendi hallerine bırakmaz.

Sıdk-ı sefâ, zevk-i vefâ, dünya ve ahiretten tecrid ile tâlib-i Mevlâ bunlardır.

Mânevi ve rûhânî feyizlerle kalbinin diriltilmesini arzu edenler, kalplerini evliyâullahın rûhâniyetinin teveccühüne arzetmelidirler.





VELİLERİN DERECELERİ



Muayyen Toplantılar;

Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği veli kullarından vazifeli olanlar muayyen zamanda toplantılar yaparlar. Bu toplantıların ekserisi Mekke-i Mükerreme’de ve Ravza-i Mutahhara’da olduğu gibi; emrolunduğu çeşitli yerlerde, hatta hiç akla gelmeyecek yerlerde de yapılır.

Onlar bu toplantılara emirle iştirak ederler ve çıkacak hükmü, verilecek emri beklerler.

O hüküm Allah-u Teâlâ’dan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inden de zamanın kutbuna, nâibine gelir.

Bu toplantılara Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz iştirak ettiği zaman kutbun hükmü yoktur, orada Resulullah Aleyhisselâm’ın hükmü vardır, o emir verir. Daha sonra nâib tebliğatı yapar ve emrin icrasına geçilir. Hükme göre hareket ederler, hiç kimse emirsiz kendi başına hareket edemez.

Onlar hizmetçidir, verilen emre bakarlar. Ve yalnız emredileni yapmaya sahib-i salâhiyettirler. Ve fakat umumi salâhiyet olmadan hususi salâhiyetin hiç hükmü yoktur. Şu kadar var ki kendilerine verilen salâhiyet dahilinde müzakere yaparlar. Kendi aralarındaki mevzularda görüşürler, konuşurlar. Ancak emir olan bir hüküm üzerinde istişare yapılmaz.

O emir Allah-u Teâlâ’nın hükmünü taşıdığı için bu hükümlere itiraz olmaz. En küçük bir müdahaleye salâhiyetleri yoktur. Veyahut değiştirilmesi için kalbinden dahi zerre bir arzu geçse nâkıstır.

Niçin? Hizmetçi olduğu için. Onlar Allah-u Teâlâ’nın ve Resul’ünün -sallallahu aleyhi ve sellem-in hizmetçileridir. Yalnız emre bakar ve emredileni yapar.

Allah-u Teâlâ nasıl murad ederse öyle tecelli eder. Değil bir kul; bir peygamber dahi ilâhî hükme karışamaz. Mülk O’nundur, dilediğine verir. Mahlûkun hükmü yoktur, dilediği şekilde tecelli eder.

Bu toplantılara katılanların durumunu size şöyle arzedelim;

Allah-u Teâlâ dilerse şahsı o mecliste bulundurur, dilerse rûhâniyetini bulundurur, hangisi emrolunmuşsa... Yani o anda kişi otururken, rûhâniyeti toplantıya iştirak eder veya kişinin bizzat kendisi iştirak ederken, rûhâniyeti bedel olarak burada bulunur. Allah-u Teâlâ dilediğini dilediği gibi hareket ettirir, mahlûkun hükmü yoktur.



MEVKİ VE MERTEBELER

Yüzyirmidörtbin peygambere mukabil her asırda yüzyirmidörtbin veli bulunur.

Bu veliler dört kısımdır;

1- Kendisinin veli olduğunu bilir, halk da bilir.

2- Kendisi bilir, halk bilmez.

3- Halk bilir, kendisi bilmez.

4- Kendisi de bilmez, halk da bilmez.

Niçin kendisi bilmez? Çünkü o onu kendisine yakıştırmaz da onun için. Allah-u Teâlâ onu perdelemiş ve saklamıştır.

Bu velilerin hepsi vazifeli değildir, vazifeli olanların sayısı azdır.

Bunların en hayırlısı beşyüzdür. Bu beşyüzün içinden kırk kişi süzülür. Kırk kişinin içinden yedi kişi süzülür. Yedi kişinin içinden beş kişi süzülür. Beş kişinin içinden üç kişi süzülür. Üç kişinin içinden de bir kişi süzülür.

O bir kişi ahirete intikal ettiği zaman onun yerine üçten birisi seçilir ve böylece her boşalan yere bir sonraki mertebeden takviye edilir. Ve nihayet en son olarak vefat eden bir velinin yerine de avamdan bir kimse geçirilir ve bu yüzyirmidörtbin veli her zaman için mevcuttur. Artar eksilmezler.

Bunlar vazifelerine göre; “Kutup”, “Nücebâ”, “Ebdâl”, “Evtâd”, “İmâmeyn”, “Gavs”, “Ümena”, “Nükebâ”, “Meczûb”... gibi isimler alırlar.

Onların hayatları sırdır, Allah bilir, her yerde emniyettedirler.

Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî’de buyurur ki;

“Kubbelerimin altındaki velilerimi benden başka kimse bilemez.”

İsmi cismi bilinir, bilinmeyen rûhâniyeti ve nurâniyetidir.

“Seni hakiki mârifetinle lâyık bir mârifetle tanıyamadık ey Ma’ruf!”

O öyle bir Allah’tır ki, yalnız O kendi kendini bilir.



Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki;

“Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah’a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir.” (Ahzab; 23)

Bunlar Allah’a gönülden bağlı olup, söz verenler ve hükmünü Hakk’tan bekleyenlerdir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu gibi kimseler hakkında bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır;

“Allah’ın kullarından öylesi vardır ki, şöyle olacak diye yemin etse muhakkak Allah onun yeminini yerine getirir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh; 1186)

Allah-u Teâlâ’nın bu has kulları her zaman için mevcuttur. Kimisi canını bu uğurda fedâ ederek ebedî saâdete nâil olmuş; kimisi de ebedî saâdetin şerefine nâil olmak için canını ve malını hiçe saymış, rızâ-i Bârî için gayret sarfetmektedir.

Farz-ı muhal ki iki arkadaşın var. Birisi gayet sâdık bir dost, hiçbir zaman arkadaşlığından inhiraf etmiyor. Böyle arkadaşlara; “Ne kadar sâdık!” denir.

Bir arkadaş böyle olursa, ya bir kul mahlûk olduğu halde Hâlik’ine sadâkatini ibraz ederse durumu ne olur? Allah-u Teâlâ; “Bu benim sâdık kulumdur.” der, onun her işini halleder.

“Sâlihlerin işlerini O görür.” (A’raf; 196)

Âyet-i kerime’si onlara mahsustur, artık onun işini O görür.



Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hârise -radiyallahu anh- Hazretlerine; “Senin imanının hakikatı nedir?” diye sorduğunda;“Gecemi uykusuz, gündüzümü susuz geçirdim, nefsimi dünyadan çektim.” diye cevap vermişti. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bundan sonra ona;

“Ârif oldun, bildin, devam et.” buyurdular.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar;

“Herşeyin bir madeni vardır. Takvânın madeni de âriflerin kalpleridir.” (C. Sağîr; 7320)

Âlimin veliye ihtiyacı çoktur, velinin ise âlime ihtiyacı yoktur.

Nitekim Musa Aleyhisselâm’ın, Hızır Aleyhisselâm’ın ilmine ihtiyacı vardı. Çünkü onun ilmi “Ledûn ilmi” idi. Fakat Hızır Aleyhisselâm Musa Aleyhisselâm’a muhtaç değildi. Muhtaç olmadığı için gizli hakikatları ona açtı ve ayrıldı.

Âlim cahil insanları, veli ise âlimleri terbiye eder.

Veliyi terbiye eden de bizzat Allah-u Teâlâ’dır ve Resulullah Aleyhisselâm’dır.

Nitekim Âyet-i kerime’de;

“Allah’tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur.” buyuruluyor. (Bakara; 282)

Muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için ilimleri kesbî değil vehbidir. Herhangi bir hocadan medreseden tahsil etmezler. O’nun akıtması, O’nun bildirmesi, O’nun göstermesi ile kâimdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur;

“Allah dilediğini yardımı ile destekler.” (Âl-i İmran; I3)

İşte bunlar Allah-u Teâlâ’nın tuttuğu, lütfu ile desteklediği kullarıdır.

“Lütuf ancak Allah’ın elindedir. Onu ancak dilediği kimselere verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadid; 29)

Böyle mümtaz kullarını dilediği kemâlâta nâil, ulvî makamlara vâsıl buyurabilir.

EVLİYÂULLAH’IN DERECELERİ Evliyâullah çeşitli isim ve meslekte tanınırlar. Bazı ulemâ bunları derecelerine göre tarif etmişlerdir;

Allah-u Teâlâ’nın mahlûkatı içinde bir kişisi vardır, kalbi İsrafil Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Mahlûkatı içinde üç kişisi vardır, kalpleri Mikâil Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Mahlûkatı içinde beş kişisi vardır, kalpleri Cebrâil Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Mahlûkatı içinde yedi kişisi vardır, kalpleri İbrahim Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Allah’ın mahlûkatı içinde kırk kişisi vardır, kalpleri Musa Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Allah-u Teâlâ’nın mahlûkatı içinde üçyüz kişisi vardır, kalpleri Âdem Aleyhisselâm’ın kalbi üzerindedir.

Nihayet Allah-u Teâlâ’nın beşyüz veli kulu vardır.

O bir öldüğü zaman üçten birini geçirir.

Üçten öldüğü zaman beşten yerine geçirir.

Beşten öldüğü zaman yediden yerine geçirir.

Yediden öldüğü zaman kırktan yerine geçirir.

Kırktan öldüğü zaman üçyüzden yerine geçirir.

Üçyüzden öldüğü zaman beşyüzden yerine geçirir.

Beşyüzden öldüğü zaman Allah-u Teâlâ dilediğini geçirir.

Her asırda yüzyirmidörtbin mevcut vardır.

Her türlü belâyı Allah-u Teâlâ onlar sebebiyle defeder.

Ebdâl dört şeyle ebdâldır; az konuşmak, az yemek, az uyumak, insanlardan ayrı kalmak.

Onlara ebdâl denmesinin sebebi, kayboldukları zaman yerlerine rûhanî bir sûret, bedel olarak bırakıldığı içindir.



Her Bir Veli Sınıfının Özelliği;

Kutub; Bütün kemâliyeti şahsında toplamış, Gavsul-âzâm bir zattır. Her devirde bir tanedir.

Nücebâ; Hakk’tan gayrısına bakmayan, yaratıkların yüklerini taşıyıp sıkıntılarını gidermeye çalışan, ibadet ve tâata düşkün, cömert, sabırlı, hayâ sahibi, her şeylerini Hakk’a vermekten zevk duyan zatlardır.

Ebdâl; Kuruntu ve hayalden uzak, itidal ve istikamet üzere olan, az uyuyup erkenden ibadet için kalkan, kemâl ve fazilet ehli zatlardır.

Evtâd; Doğu, batı, kuzey, güney olmak üzere dünyanın dört köşesinde bulunan; ilâhi emirlere sıkı sıkıya bağlı, geceleri uyumayıp ibadetle geçiren zatlardır.

İmâmeyn; Kutbun sağında ve solunda olmak üzere iki kişi olan, haramın büyüğünden ve küçüğünden son derece sakınan; zühd ve takvâ, ihlâs ve hayâ sahibi zâtlardır.

Gavs; Kutb’u âzâmdır, mübarek bir kimsedir. Duâsı reddolunmayıp kabul olunan, mühim ve esrârlı işleri halleden ulu bir kişidir.

Ümenâ; İçlerindeki hayırları açıklamayan, şerleri de saklamayan, dünyayı ve dünyalığı sevmeyen zâtlardır.

Nükebâ; Nefislerinin derinliklerindekini açığa çıkaran büyük sır sahipleri olup, o sırları açığa vurmayan zâtlardır.

Meczûb; Allah katındaki yeri, memedeki bir sabinin Allah katındaki yeri gibi olan, iradeleri üzerlerinde olmayıp tamamen Allah-u Teâlâ’nın yed-i kudretinde bulunan, dostluk makamına sahip zâtlardır.



Sabikûn = Öncüler;

Allah-u Teâlâ veli kullarını dünyada nur direği olarak yaratmıştır. Onlar kaybolduğu zaman kıyamet kopar.

Âyet-i kerime’sinde;

“Yeryüzünü döşedik ve oraya sabit dağlar yerleştirdik.” buyuruyor. (Kaf; 7)

Yüksek dağlarla yeryüzünü tuttuğu gibi, veli kulları ile de yarattıklarını tutmaktadır. Allah-u Teâlâ birçok iyilikleri onlarla vermekte, belâ ve musibetleri bunların hatırına defetmektedir.

Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır;

“Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır.” (Nevâdir-ül Usül)

Bunlar yüz senede bir gönderilirler. Allah-u Teâlâ onları o kadar sever ki, yeryüzüne bir belâ vereceği zaman onların yüzü suyu hürmetine vaz geçer. Ehl-i arza vereceği bütün nimetleri onların yüzü suyu hürmetine verir, bütün beşeriyet ondan istifade eder. Onlar ise bu nimetlere hiç iltifat etmezler.

Meselâ bir gelinle güvey düşünün. Üzerlerine para, şeker gibi şeyler serpildiği halde dönüp bakmazlar. Çünkü onların maksutları onlar değil. Onları çocuk olanlar kapışır. Hakk ehli de böyledir. Üzerlerine serpilen sayısız dünya nimetlerine dönüp bakmazlar. Ne kadar serpilirse serpilsin, gönülleri onlara akmaz. Çünkü gayeleri Serpen’dir, serpilen değil. Onlara serpilen nimetlerden başkaları istifade eder.

Bayezid-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri;

“Veliler Allah-u Teâlâ’nın gelinleridir.” buyurmuşlardır. Gerçekten de öyledir. Çünkü o sevdiğini bulmuş, sevdiğine kavuşmuş.

Bu durum dünyada olduğu gibi mahşerde de, sıratta da böyledir.

Musa Aleyhisselâm’a denizi yol yapan Hazret-i Allah, bu sevgili kulları da cehennemin üstüne yol yapar.



Bu zatlar cemiyetlere mânen yön verirler, mânevî kontrolleri altında bulundururlar. Fertlerle meşgul oldukları gibi, müslümanların umumi meselelerinde de yardımcı ve tasarruf sahibidirler. Bu da Allah-u Teâlâ’nın izni ve emri ile olur.

Farz-ı muhal ki kumandan harbeder ve harbi kazanır. Halbuki onun harbi kazanmasına vesile olan seccâdededir. Harbi o kazanmıştır, onun yüzü suyu hürmetine olmuştur. Onu kimse görmez ve bilmez, kumandanı görür. Onun da hükmü yoktur, onda tecelli edende hüküm vardır.

Akşemseddin -kuddise sırruh- Hazretlerine İstanbul’un mânevi fâtihi denilmesi bu sebepledir. Allah-u Teâlâ onu çok sevdiği için ona vermiştir. O da başkasına vermiştir. Ona vermeseydi onda hiç hüküm yoktu. Bu böyle oluyor. Bunu böyle bilin. Bu üç nokta kavranırsa çok şeyler çözülmüş olur.

Âdetullah böyledir. Allah-u Teâlâ böyle tecelli ediyor, kâinatı da böyle idare ediyor. Bütün kâinat kukla mesabesindedir.

“Hamd olsun Allah’a, selâm olsun O’nun beğenip seçtiği kullarına.” (Neml; 59)



Hâtem-i Veli;

Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk’a davet ederler. Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Onlar şu Âyet-i kerime’nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar;

“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk’a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.” (A’raf; 181)

Onlar Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ’nın Kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir. O öyle bir ruhtur ki sevdi, seçti, kendisine çekti. Başka kimsede bulunmayan bir nur, bir ruhtur.

Bu topluluk Allah-u Teâlâ’nın, kalplerine nuru akıtıp hakikatı bildirdiği, Zât-i akdes’ini duyurduğu ve hakikatı bildirmek için gönderdiği kullardır.

Bu ilâhî hüküm Asr-ı saâdet’ten kıyamete kadar geçerlidir ve müslümanlar için büyük bir müjdedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır;

“Ümmetimden bir tâife, kıyamet gününe kadar Hakk için muzaffer bir şekilde mücadeleye devam edecektir.” (Müslim)

Ümmet-i Muhammed’in yetmişüç fırkaya ayrılacağını, bir fırkanın kurtulacağını beyan eden Hadis-i şerif mucibince, kurtulan o bir fırkanın içinde de Allah-u Teâlâ’nın vazifedar kıldığı kimseler vardır.

Yani o vazifedarlar o bir fırkadan çıkacak, başka fırkalardan çıkmayacak.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar;

“Allah-u Teâlâ bu ümmete, her yüzyıl başında dinini yenileyecek bir müceddid gönderir.” (Ebu Dâvud)

Görülüyor ki bunlar doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş vazifedarlardır.

O’nun memur ettiği, vazife için ileriye sürdüğü kimseler bunlardır, Hakk’ı tebliğ eden ve halkı Hakk’a çağıran yine bunlardır.

Onların kalbinde yalnız Hazret-i Allah olduğu için Hazret-i Allah ile Hazret-i Allah’a götürürler.

Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kullarından birini gönderir, onunla o ifsadı kaldırır.

Hele dünyanın son zamanında; dinsizliğin, ahlâksızlıkların her türlüsünün son haddine vardığı, bilhassa Deccâl’den daha beter olan sapıtıcı imamların türeyip, din-i İslâm’ı aslından çıkarmak istedikleri bir anda, Allah-u Teâlâ yeni bir din değil de, ancak İslâm dinini kuvvetlendirmek, halkı imana dâvet etmek için bir dâvetçi gönderir.

Bu en büyük fitne zamanında ise; Allah-u Teâlâ’nın hükümlerini ayakta tutmak için, kâfirlerin küfrünü ortaya koymak için, bu fesadı yok etmek için Hâtem-i veli’yi gönderir.

Hâtem-i enbiya olduğu gibi bir de Hâtem-i evliya vardır. Zira velâyet nübüvvetin bâtınıdır. Nübüvvetin zâhiri, dini hükümleri ve şeriatı haber vermek; bâtını ise, haber verilenleri bizzat yaşamak ve bu şekilde nefislere tasarrufta bulunmaktır. Her ne kadar tebliğ etme bakımından nübüvvetin zâhiri tamamlanmışsa da, ilâhî kemâlin yeryüzüne tecellisi olan velilerin tasarruf vazifeleri sürdüğü için nübüvvet, velâyet şeklinde de devam etmektedir.

Hâtem-i evliyâ, âhir son zamanda gelecek velilerin sonuncusu demektir.

Nitekim Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır;

“Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştırılıp seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem’ül-velâye’den başka adâleti (hakkâniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah’ın hücceti olmaya muvaffak olur.

İşte bu son evliyâ âhir zamanda; Allah-u Teâlâ’nın bütün peygamberler üzerine hücceti olan ve kendisine Hâtemü’n-nübüvvet verilmiş olan, son peygamber Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi olur.”

Dikkat edilirse “Ondan başka adaleti ayakta tutacak kimse bulunmaz.” buyuruyor.

Bu söz sadece Türkiye’yi değil dünyayı kapsıyor. Bu nur, değil Türkiye’ye, bütün dünyaya yayılıyor.

Bu beyanı ile Hazret-i Mehdi gelmeden evvel adâleti ayakta tutmakla, her ikisini bitiştirmiş oluyor.

Çünkü Allah-u Teâlâ adâleti onunla ayakta tutacak. Daha doğrusu Allah-u Teâlâ onu öne sürmüş. Tek kelime ile o robot gibidir, tecelliyat-ı ilâhiye Allah-u Teâlâ’nındır. Onu O öne sürmüş ve onda tecelli etmiştir.

Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş, dinin üstünlüğünü ve adaletini onunla ayakta bulundurmayı dilemiş.

Âl-i imran sûre-i şerif’inin 81. Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere; Allah-u Teâlâ bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize, Hâtem-i nebi olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin geleceğini haber vermişti. İman edeceklerine ve ona sadâkat göstereceklerine dair onlardan söz almıştı. Binaenaleyh hepsi de onun geleceğini biliyorlardı.

Aynı bunun gibi; ikinci bir hâtem olan Hâtem-i velinin gönderileceğini veli kullarına bildirmiştir. Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği birçok veli kulları, Hâtem-i veli’nin âhir son zamanda gönderileceğini Allah-u Teâlâ kendilerine bildirdiği için biliyorlar ve bildiriyorlardı.

Böyle bir kimsenin geleceği halk için meçhul, fakat onlar için açıktı. Eserlerinde bu noktaya parmak basıp izahla bir şekilde ayrı ayrı anlatıyorlardı.

Nitekim Hâtem-i veli’nin geleceği mevzusuna bin küsur sene önce yaşamış olan Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri çok eğilmiş, birçok vasıflarını olduğu gibi bir bir sıralamış, hatta sırf bu mevzuda “Hatm’ül-evliya” isminde bir kitap yazmıştır. İlk ifşaatta bulunan da odur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de alâmetleri ile beraber Hazret-i Mehdi’nin geleceğini bildirmiş, onun hakkında birçok Hadis-i şerif’ler beyan etmiştir.

Nitekim Naim bin Hammad’ın Ka’b’dan rivayet ettiği Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır;

“Mehdi’nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi’nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu bayraklıların çıkmasıdır.” (İmâm-ı Suyûtî, Kitab’ü-l Arf’il Verdi Fî Ahbâr’il Mehdi, sh; 99. Kitabın 7. bölümündeki 13. Hadis-i şerif’tir.)

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretlerine de Hâtem-i veli’yi bildirmek emri ve vazifesi verilmiş.

O da nurunu ve ilhamını Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimizin Hadis-i şerif’lerinden aldı. Allah-u Teâlâ dilediğini ona bildirdi ve gösterdi. O nur ışığı altında, Allah-u Teâlâ’nın ilhamı ile gördü, bildi ve yazdı.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Mehdi hakkında birçok beyanlarda bulunduğu gibi, Hâtem-i veli hakkında da, sahtelerinin çıkmaması için, beyanlarda bulunmuş ve işaretler vermiştir.

Allah-u Teâlâ Hâtem-i veli’nin hakimiyet kesbedeceğini, galip geleceğini ve muvaffak olacağını Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretlerine o zaman göstermiş. Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri böyle buyurdu ve gerçekten de dediği gibi oldu. Allah-u Teâlâ böyle murad etmiş, böyle tecelli etti, böyle oldu.(*)



MUCİZE - KERAMET - İSTİDRAC

Mucize;

Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının ellerinde husule gelen hârikulâde hallerdir, “Âciz bırakmak” mânâsına gelir.

Peygamberliğin bir parçası olmamakla beraber, onun ispatı için çoğu zaman gerekli bulunmaktadır. Bir peygamberin gerçekliğini doğrulamak için Allah-u Teâlâ o işi o peygamberin eliyle ortaya çıkarır.

Mucize iki kısımdır;

1. Allah-u Teâlâ’nın peygamberlerine nübüvvetlerini ispat için verdiği mucizeler.

2. İnsanların iman edebilmeleri için kendi arzuları üzerine peygamberlerden istedikleri mucizeler.

Birinci kısım mucizeye iman etmemenin cezası hemen verilmemiş, kendi arzuları ile mucize istedikleri hâlde inanmayanlar ise kısa zamanda helâk olmuşlardır.

Sâlih Aleyhisselâm’ın devesi ikinci kısım mucizedendir.

Mucizelerin Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizle olan alâkası, onların ellerinde zuhur etmesidir. Hakikatte Allah-u Teâlâ’nın ezeli ve ebedi kudretinin o andaki tezahüründen ibarettir.

Kendi iradesini Allah-u Teâlâ’nın iradesine vermiş, eritmiş seçkin kullar olan Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtından, Hakk’ın gücünü ve iradesini göstermek, iman etmeyenleri korkutmak için Allah-u Teâlâ’nın dilemesi veya o peygamberin Allah-u Teâlâ’dan talep etmesi ile mucize husule gelir. O kul naz makamında olduğu için geri dönmez. Nitekim dönmemiştir de.

Mucize onlardan başka hiç kimsede zuhur etmez. Allah-u Teâlâ peygamber olarak vazifelendirdiği seçilmiş kullarının nübüvvetlerini halka ispat için onları mucizelerle desteklemiştir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor;

“Gönderilen peygamber kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti; ‘Mutlaka kendilerine yardım edilecektir.’” (Saffat; 171-172)

Bu seçkin insanlar mucize için en ufak bir meşakkat ve yorgunluk çekmedikleri gibi, uğraşıp didinmeye de gerek duymamışlardır.



Peygamberlerin en büyük mucizeleri, kendi devirlerinde geçerli olan büyük hadiseler cinsinden olmuş ve bu hadiselerin kuvvetini kırmıştır.

Meselâ Musa Aleyhisselâm devrinde sihir ve sihirbazlık çok ileri gitmişti, sihirin halk arasında büyük bir etkisi vardı ve bununla övünüyorlardı. Musa Aleyhisselâm’ın en büyük mucizesi olan âsâ yılan oldu ve sihirbazların yılan şeklinde gösterdikleri bütün ipleri yuttu, meydanda hiç bir şey kalmadı. Sonra Musa Aleyhisselâm’ın elinde tekrar âsâ haline dönünce, sihirbazlar bunun bir sihir olmadığını anladılar. Hepsi birden secdeye kapandılar. Firavun’un ölüm tehditlerine aldırmadan;

“Biz âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine iman ettik.” dediler. (A’raf; 121-122)



İsa Aleyhisselâm zamanında tıp ilmi çok meşhurdu. Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm’a ölüleri diriltmek ve körlerin gözünü açmak gibi mucizeler bahşetmişti.

Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere;

“Körü ve alacalıyı iyileştiririm.” (Âl-i imran; 49)

Meselâ doğuştan kör olan bir kimsenin gözlerini sıvazladığında, Allah’ın izniyle görmeye başlıyordu. Elini “Alaca” hastalığına tutulmuş bir insana sürdüğü zaman, Allah’ın izni ile iyileşiyordu. Tıp o kadar ilerlediği halde o zamanın doktorları böyle bir şey yapmaktan âciz idiler. Bu iki hastalık tedavi edilemiyordu.

Gücü yetenler ona gelirler, gücü yetmeyenlere ise kendisi giderdi.

“Allah’ın izni ile ölüleri diriltirim.” (Âl-i imran; 49)

Ben kendi gücümle değil, Rabbimin dilemesi ve kudretiyle bazı ölüleri diriltirim. Dilediğini dilediği şekilde yaratma kudreti O’nundur.

Seslenmek veya dokunmak suretiyle ölüleri diriltiyordu.

Durum böyle olunca bütün doktorlar bunun bir mucize olduğunu kabul etmiş oluyorlardı.



Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin zaman-ı saâdetlerinde fesâhat ve belâgât çok ileri gitmişti. Arap şâirleri şiirleriyle övünür ve birbirlerine karşı üstünlük taslarlardı. Üstün gelenlerin şiirleri Kâbe-i muazzama’nın duvarına asılır, bu durum kendileri ve kabileleri için iftihar vesilesi olurdu.

Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm’a Kur’an-ı kerim’i öyle bir fesâhât ve belâgât üstünlüğü ile gönderdi ki, onun karşısında bütün Arap edebiyatçıları ve şâirleri âciz kaldılar. Kâbe-i muazzama’nın duvarına asılan şiir ve kasideleri utançlarından alıp götürmeye başladılar. İçlerinde insaflı olanlar Kur’an-ı kerim’in Allah kelâmı olduğuna kanaat getirdi ve İslâm’la şereflendi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin Kur’an-ı kerim’den başka Mirac’a çıkması, ayın iki parçaya bölünmesi için parmağı ile işaret etmesi gibi Kur’an-ı kerim’de haber verilen mucizelerinin yanında; bazı susuzluk zamanlarında yağmur yağması için Rabbine dua etmesi, mübarek parmaklarının arasından suların fışkırması, kaybolan devenin yerini bilmesi, eline aldığı çakıl taşlarının Allah-u Teâlâ’yı tesbih ediş sesinin işitilmesi... gibi Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı tarafından nakledilen pek çok mucizeleri daha vardır.



Keramet;

Allah-u Teâlâ bu seçtiği kullarından Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize mucize bahşettiği gibi, veli kullarından bazılarına da keramet bahşetmiştir.

Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizin ellerinde husule gelen harikulâde hallere mucize dendiği gibi bu hallerin Allah-u Teâlâ’nın izniyle, iradesiyle veli kullarından sadır olmasına da keramet denir.

Hadis-i şerif’te;

“Mü’min-i kâmil’in ferasetinden korkunuz. Çünkü o Aziz ve Celil olan Allah’ın nûru ile bakar.” buyuruluyor. (Münâvî)

Gerek mucize gerekse keramet, hakikatte Allah-u Teâlâ’nın ezelî ve ebedî kudretinin o andaki tezahüründen ibarettir.

Keramet o velinin tâbi olduğu peygamber için de bir mucize sayılır. Zira o keramet, peygambere uymasının bir mükâfâtı olarak kendisine bahşedilmiştir.

Keramet veli olmanın şartı değildir. Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimize mucize göstermek vâcip olduğu gibi, evliyâullah hazerâtına da kerametleri gizlemek vâciptir.

Allah dostları olan bu velileri keşif ve kerametleri ile takdir etmek doğru değildir. Bir velide hiç keramet görülmeyebilir de.

Sahâbe-i kiram’ın en üstünü olduğu halde, Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh-dan bile hiç keramet nakledilmemiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde onun hakkında;

“Peygamber hariç, Ebu Bekir herkesten hayırlıdır.” buyurmuştur. (C.Sağir)

Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimize; “Efendim, sizden hiç keramet husule gelmiyor.” denildiğinde;

“Sırtımızda taşıdığımız bunca vebal yüküne rağmen, ayakta durmamızdan büyük keramet mi olur?” diye cevap veriyorlar.

Onlardan hayatları boyunca pek az keramet husule gelmiştir.

Bir defasında da bir müridi ile bir yere doğru yolculuk yapıyorlar. Gidecekleri yer uzakça, akşam yaklaşıyor. Gidiyorlar gidiyorlar, akşam olmuyor. Gidecekleri yere varıyorlar, güneş birden batıyor. Müridine dönüyorlar ve buyuruyorlar ki;

“Oğlum bunlar tarikat oyunlarıdır. Gaye Allah’tır.”

Allah-u Teâlâ bu fakire, hayat boyunca Efendi Hazretlerinden bir defacık bile keşif ve keramet görmek arzusunda bulundurmadı. Her hareketi bizim için âşikârdı, her hareketi kerametti. Fakat hiçbir zaman görmek istemezdik, âdeta bu gibi şeylerden ikrah ederdik. Keramet itimatsızlıktan, güvensizlikten beklenir. Katiyyen istemediğimiz için de kasaları açıktı, istediklerini gösterirlerdi.

Onun için deriz ki; bizim yolumuzdaki keramet istikamettir. Allah korkusunu kalbinde taşıyan, O’nun rızâsı ve istikametinde bulunmaya çalışan kimse, keramet sahibi demektir.

Herşeyin fevkinde O’nun rızâsıdır. Her türlü tecelliyât, keşf-ü keramet dahi O’nun rızâsının yanında hükümsüzdür.



Ehl-i hakikat keramete hiç kıymet vermedi. Çünkü ona Allah yeter.

Hasan Basri -kuddise sırruh- Hazretleri postekisini denize serdiği zaman, Rabia-i Adeviye -kuddise sırruh- Hazretleri de havaya serdi. O havada, o denizde otururken şu cevabı verdi;

“Yâ Hasan! Senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı da kuşlar yapar. Bunlar iş değil, iş rızâyı tahsil etmek.”

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz bir hadise husule geldiği zaman; “Şeyhimin kabirdeki tasarrufu.” buyururlarmış, hiçbir şeyi kendilerine bağlamamışlar.

Kemâlât keramet ile kâim değildir. Sakın siz de keramet ehli olayım demeyin. Şeytanın varlık tuzağına düşersiniz, nefsiniz sizi o noktada helâk edebilir ve soyulup gidersiniz.



Evet keramet de bir lütf-i ilâhî’dir. Buna rağmen keramet ehli olmak istemenin sırrını şöyle arzedelim.

Evliyâullahtan bazılarının yüzü Hazret-i Allah’a dönüktür. O ister ki O’nun hükmü olsun. Daha doğrusu o Hazret-i Allah’ı istiyor, O’nunla olmayı istiyor. Tasavvur buyurun Mevlâ onları ne kadar temizlemiş ki, kendisinden gayrı hiçbir şey istettirmemiştir.

Bazılarının yüzü ise halka dönüktür. O, Hakk’ın verdiğini halka göstermek ister. Birçok veliler burada soyulmuştur. Evet Hakk’ın ihsanını gösterir, fakat halkı tercih ettiği için Hakk onu sevmez. Meğer ki lütfu ile tutsun. Helâk olmak an işi, bıraktığı an kişi helâktadır.

Keramet ehli olmayı istemek kendini beğenmekten ileri gelir, çalışması da ona göre olur. Allah-u Teâlâ Hazretleri kulunu kendisi ile kerameti arasında bırakır, onunla imtihan eder. Her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu bilecek mi, yoksa kendisinin imiş gibi gösteriş mi yapacak?

Bir düşün ki birisi sana bir dükkân açıvermiş, sermaye de vermiş. “Çalış, kârı senin olsun.” demiş. Doğru çalışırsan sermaye toplarsın, ihanet edersen iflâs edersin. İlimse O’nun, irfansa O’nun, edepse O’nun, irşadsa yine O’nun, hülâsa her şey O’nun... “Benim” dediğin zaman emanete hıyanetlik etmiş oluyorsun, hem riyakâr hem de yalancı oluyorsun.



Keramet de bunun gibidir, benimsenirse kişinin helâkına vesile olur. Velilerin soyulma noktası burasıdır. Birçok kimseler bu keramet yolunda soyulmuşlardır.

Bu hususta bir temsil;

Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerinin büyük mahdumu Şeyh Ali Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki;

“Kâbe-i muazzama’nın ön safında bulunuyorduk, sabah namazı kılacaktık. Oturduğumuz yerde beklerken; ‘Acaba bu safta veli var mı?’ diye içimden geçti




224. antitasavvuf - 2008-08-27 10:31:10
tasavvuf yazdıkların tamammen şirkten birer kapı bu gayretine şaşırıyorum gerçekten inanmışsın bu belli fakat eb u cehilinde şeytanın da imanı vardı islam bu tasavvuf belasından kurtulmadığı süre felah bulmaz bulamaz cahiliye inancından farklı değil anlattıkların söylemek uyarmak zorundayız.selametle

223. tarikat - 2008-08-26 17:54:53
s,a cumali kardesim...tarikat ehli illaki herkes tarikata girecek diye bir sey demiyor,,,, cünkü tarikata bir mürsidi kamile intisab etmekte nasip isidir.... siz seriatin emrettigini yapin.. yeter,,, esas mesele bu deyil ,, mesele ben ehli sünnet akidesi üzereyim deyip tarikati inkar edenlerdir yani tarkat münkirligi yapanlardir.... vahhabiler bugun evliyayi kerameti inkar ederler,,, bu sirktir.. herkes haddini bilseydi bu meseleler dogmazdi..

222. cumaali - 2008-08-25 23:18:21
TABİ OLMAK
işte işin özü ve sözü ne kadar kısa ve öz değilmi ama kime tabii olacağız efendimiz s.a.v e me mi yoksa tasavvuf ehlidediğiniz ömrünü tasavvuf üzere yaşamış ve defteri kapanmış dediğin gibi ruhlarına mı allahım bana şu içinde bulunduğumuz asrın da yani 21 asrın başında neyin doğru neyin yalnış tam bilinmediği zaman diliminde ve araştırmacıların tevhid i araştıranların bize malikin sahibi herşeyin sahibi sen,n anlattığın gibi o tasavvufu bizlere kadar getirip illaki bu islamın özü derseniz ben derimki tasavvufa eğer afendimiz s.a.v tasavvuf ile yaşadıysa kabul ederim yok eğer tasavvufun t sini bile yaşamadıysa kabul etmem eğer bana kadar gelen benim yaşadığım gibi yaşayın yani bakıyorum da tasavvuf ehli kişilerin yaşamlarına efendimizin zamanında isteseydi yaşadığı evin altından gümüşten pırlantadan olacağına eminim ama müberek vücudu hasır üzerinde hasırın izleri çıkıyordu vücudunda eğer tasavvufu yaşamak buysa başka cemaatleri karalamaksa sadece ve sadece yaşayan hurafelerle beyni yıkanmış kişilerden veya kendi yazdıklarına kendilerinin de inandığı gibi 1000 yılönce yazılmış veya daha sonra yazılmış örnek olarak araştırısanız mevlana celaleddini ruminin dünyada tasavvuf ehliolarak allah aşkından kaç defa döndüğünü fakat günümüzde artık semazenlerin açılışlarda reklam olduğu sünnet düğünlerine dahi konu olduğu ve bunun da allahı anmak yani zikir şeklinde bana kadar getirilip dayatılıyorsa ben onu alalmam kimse kusura bakmasın ha yaşamış ibadetini yapmış allaha karşı görevlerini harfiyyen yerine getirmiş amenna keşke onlar kadar olabilsek ama hala aklımın ermediği bize şah damarımızdan yakın olana mı tabii olacağız yoksa illaki araya aracı birini mi koyacağız yani allahım o kişiyi veya tasavvuf olmadan bizim sesimizi yosa duymayacakmı tövbe 1000 defa tövbe allahım düşünmek dahi istemiyorum alın tasavvuf sizin olsun verin allahımızı ve sevgililer sevgilisini diyorum ki allahım akıl en büyük nimeti vermiş bizlere niçin onu kullanmayızda eskilerin yaşadıkları gibi yaşamak isteriz dünya bir çarkıfelektir döner anlaşılmaz köpekte bir hikmet vardır ulur anlaşılmaz kadın evde düşmanmış kocasına güler ama yapacağını yapar yine anlaşılmazmış yahu günah var ateş var yaratanımız tek sahibimiz yoktan var edenimiz diyorki onlar gözleri var görmezler kulakları var duymazlar akıl verdim kullanmazlar tabii yazması kolay bizleri neredeyse kafir görmekteler mü.minler kardeştir müslüman müslümanın kardeşidir dediği halde efendimizin karşısındakinin ne olduğunu bilmeden aşağılıyorlar yazıktır imanın ve paranın kimde olduğu bilinmezmiş sen allahtan iste onun rahmeti bol demiyormu seninde dediğin o kişiler insanın allaha en yakın olduğu yer secdede olduğu andır diye allah muhammed ümmetine inşallah secdede ruhunu teslim etmeyi nasip etsin inşallah

221. cumaali - 2008-08-23 21:55:31
selamunaleyküm allahın selamı rahmeti bereketi tüm inananların üzerine olsun inşallah mervan bacım allah razı olsun kavramaya başladın işte allahım seni cahillerden korusun inşallah bizleri aciz ve cahil görenlerden korusun allahım yar ve yardımcın olsun en güzel soruyu sorup en güzel cevabı da vermişsin
bak kardeşim rabbimiz bize ne diyor

"İnsanlardan kimi, Allah’tan başka ortaklar edinir, Allah’ı sever gibi onları severler. İnananlar ise en çok Allah’ı severler. Zalimler azabı gördükleri zaman, bütün gücün Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çetin olduğunu anlayacaklarını keşke bilselerdi ?"

"İşte tâbi olunanlar kendilerine tâbi olanlardan uzak durdular; azabı gördüler aralarındaki bütün bağlar kesildi."

"Uyanlar şöyle dediler; "Âh keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı, şimdi onların bizden uzak durduğu gibi biz de onlardan uzak dursaydık. Böylece Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasret olarak gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değillerdir." (Bakara, 2/165-167)

"De ki; O’ndan başka ilah olduğunu sandığınız şeyleri çağırın, onlar ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de onu başka bir şeye çevirebilirler."

"O yalvardıkları da, onların Allah’a en yakın olanları da Rab’lerine yaklaşmak için vesile ararlar; O’nun merhametini umarlar, azabından korkarlar. Çünkü Rabb’inin azabı, cidden korkunçtur." (İsrâ, 17/56-57)

Bu yüzden Allah nedenleri zikrederek vesilelere itimad edilmemesini, Allah’tan başka bir kimseden bir şey umulmamasını emrediyor;

Allah, meleklerin indirilmesiyle ilgili olarak da şöyle buyuruyor;

"Allah bunu ancak sizi sevindiren müjde olsun, kalbiniz yatışıp güven ve huzura kavuşasınız diye yapmıştır. (Bedir savaşı sırasında melekleri indirmiştir.) Yardım, yalnız Allah katındandır. Allah aziz ve hakimdir." (Al-i İmrân, 3/126)

Diğer bir âyette şöyle buyurulmaktadır;

"Eğer Allah size yardım ederse size galip gelecek, sizi yenilgiye uğratacak hiçbir güç yoktur. Ve eğer sizi yüzüstü bırakırsa, O’ndan sonra artık size yardım edecek kim var? Mü’minler yalnızca Allah’a dayansınlar." (Âl-i İmrân, 3/160)

allaha emanet ol bazı kardeşlerim var kopyala yapıştır sevmiyor ama klavyeyi uzun uzadıya yazmak gözlerimi çok yormakta onlardan özür diliyorum ama inanın tek rabbimizin yazdırmış ve ayet ayet efendimiz s.a.v e kadir gecesinde indirmiş ve günümüze kadar tek harfinin yer değişmediği yüce kitabımız dan bazı alıntılar insan afedersiniz ama kör olsa zır cahil olsa anlar açıkça emrolunmuş işte faydası olacağını düşündüm allah dostları dostlarımdır allah düşmanları da düşmanlarımdır evliya düşmanı değilim ama benim allahım var ona gideceğim o bana en yakın içimden geleni sıkıntılarımı derdimi devasını o bliyor mucize ondan firavunlardan değil şükür aldığım nefes onun okşizen onun onun olmayan bişey yokki bizleri neyi varki aciz bizler sadece birbirimizi kötülemesini sen ben kavgası işte yazıktır günahtır hepimiz aslında bir iz paylaşamadığımız neki cennet veya cehennem hepimizin onları mı paylaşamıyoruz kimin garantisi varki cennete gireceğine hadi cenneti kazandı diyelim acaba cemalini görmek garantisi varmı çok çalışmamız gerek çok kardeşlerim hepinizi çok seviyorum çünki hepinizde iman denilen şey var aslında ama şu gurur kibir birbirini kıskanma çekememe niyeki ben eğer hakkımı helal ediyorum sizlerde helal edin benim yaşım 52hepimiz kardeşlerim ve bacılarımsınız sizlerde haklarınızı helal edin inşallah sizlerden ricam lütfen anlaşılır ekilde kısa ama öz yazılarınızı bekliyorum kısadan hisse için ama günümüze gelelim yok imamı rabbani falan filan yok günümüzde kendimizi nasıl kurtarırız tabii imamı rabbaniden de alıntılar hisseler olabilir kızmayın hemen ama kısa lütfen okuyalım hisse kapalım allaha emanet olun


    Deftere Yaz   < Page 24 | Page 22 >

Bedava Misafir Defteri için tıklayın    

  Please report if this guestbook contains illegal or offensive content.